Psikiyatri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikiyatri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2016 Cumartesi

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu: O kadar çabuk değil

Son yılların en popüler çocuk “hastalığı” haline gelen dikkat eksikliği ve hiperaktivite konusunda görünüşe aldanmayın.

Bilimsel araştırmaların yayınlandığı Academia sitesine yüklenen yeni bir araştırmaya göre* dikkat eksikliği ve hiperaktivite şüphesiyle kliniklere götürülen çocukların neredeyse yarısında, dikkat eksikliği ve hiperaktivite sorunu bulunmadı.

Neden bu kadar büyük bir hataya düşülüyor?

Çünkü aileler, konu komşu, öğretmenler dahil birçok kimse, bu konuda uzman kesilmiş durumda.

Çocuklarda dikkatsizlik veya aşırı hareketliliğe neden olabilecek birçok ruh hali var. Ebeveynler vs. bunu bilmedikleri için çocuklarda gözledikleri bütün dikkatsizlik veya aşırı hareketlilik hallerini dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna atfetmektedirler.


Bunlara çocuk konusunda uzman olmayan psikiyatrlar da dahildir. Standarttan en ufak sapışta, çocuklar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile damgalanmaktadır.

Çocuklarda dikkatsizliğe veya aşırı hareketliliğe neden olan bir değil birçok bozukluk olabileceği için altta yatan sorununun hangisi olduğunun tespiti çok önemlidir.

Yanlış teşhis konulması, çocuğun bazen ömür boyu damgalanmasına veya ağır yan etkileri olan ilaçlara bağlanmasına neden olabilir.

Çocuğun sorununun ne olduğunun tespiti bir bakışta yapılacak bir iş değildir. Az sonra ayrıntılarını vereceğim araştırmayı yapan psikologlardan Alexandros Lordos’a göre en az üç veya dört doktor ziyareti gerekir.

Lordos’a göre dikkat edilmesi gereken bir başka husus, tedavi için bir çocuğun herhangi bir psikoloğa değil çocuk psikoloğu veya klinik psikoloğa götürülmesidir.

Çocuğa yanlış teşhis konması hem esas rahatsızlığı halletmez, hem boş yere ilaç almasına neden olarak başka komplikasyonlara yol açar.

Araştırmanın bulgularına göre; dikkat eksikliği ve hiperaktivite şüphesiyle kliniğe getirilen, yaşları dokuz civarında olan 53 çocuğun yüzde 45’inin rahatsızlığı başka nedenlere dayanıyordu.

· Yüzde otuz ikisi, öğrenme güçlüğü çekiyordu.

· Yüzde on dokuzu, dayak, cinsel taciz, kötü muamele gibi durumlarla karşılaşan kalan çocuklardı.

· Yüzde on üçü, otistikti.

· Geriye kalanların anksiyete, davranış bozukluğu, depresyon gibi sorunları vardı.

Araştırmanın ilginç taraflarından biri ,psikoloğa götürülen çocukların tamamına, psikiyatrinin hastalık olarak tanımladığı teşhislerden birinin konmasıdır.

Hiçbir çocuk klinikten “temiz sağlık kağıdı” ile ayrılamadı.

*

Akılda tutulması gereken başka şeyler de var:

Psikiyatri, tıp dalları arasında en az bilimsel olandır.

Psikiyatrik “hastalıklar” objektif, anatomik bulgulara dayanmamaktadır.

Psikiyatrinin hastalık addettiği ruh hallerinin, hastalık olduğuna dair bilimsel kanıt yoktur.

Psikiyatrinin, neyin hastalık neyin olmadığını gösterecek MR görüntüleme, röntgen vs. gibi cihazları yoktur.

Ruh hastalıklarına, beyindeki kimyasal dengenin bozulmasının neden olduğuna dair bilimsel kanıt yoktur.

Psikiyatrinin reçetelendirdiği ilaçların muazzam yan etkileri vardır. Bunların plasebodan daha etkili olduğuna dair bulgular inandırıcı değildir.

Psikiyatri objektif değil sübjektiftir.

*https://www.academia.edu/27037653/When_appearances_can_deceive_final_diagnoses_in_a_child_psychiatric_unit?auto=view&campaign=weekly_digest

16 Mart 2012 Cuma

Üçüncü köprü ve şehirde ruh bozuklukları

METİN MÜNİR

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de nüfus süratle kırsaldan şehirlere taşınıyor. Türkiye’nin 75 milyona yaklaşan nüfusunun yüzde kırkı altı büyük şehirde yaşıyor.

Geçtiğimiz 20 yılda İstanbul’un nüfusu kabaca ikiye katlandı. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2011 sonunda şehir 14 milyon insanı barındırıyordu. Yani, neredeyse, ülkedeki her beş kişinden birini.

Bu yoğunluk İstanbul’da ve genellikle şehirlerde, sağlıklı yaşam ortamı yaratmayı bir politika önceliği haline getiriyor veya getirmesi lazım. Ama getirmiyor. Şehirlerde, özellikle İstanbul’da, rant kraldır.

Hükümetin ısrarla şehrin kuzeyinde, yerleşimin seyrek olduğu bölgelere kondurmak istediği Üçüncü Boğaz Köprüsü şehirde sağlıklı yaşam ortamı yaratmaya yönelik değildir.

Çünkü yaşam kalitesini değil nüfusu artıracak.

Köprü ve ona ulaşmak için yapılacak yeni çevre yollarının amacı İstanbul’un boş alanlarına ikinci bir İstanbul inşa etmektir.

Köprü konut inşaatını patlatacak, nüfusu yirmi milyonlara taşıyacak, zaten tıkanmış olan şehirde yaşanmayı daha da zor hale getirecek.

Bir paradoksla karşı karşıyayız. İnşaat ekonomiyi harekete geçiren, işsizliğin azalmasına katkıda bulunan etkin bir faaliyettir. Bu bakımdan olumludur. Ama bu faaliyet, altyapısının kaldırabildiğinden daha fazla nüfusa sahip olan İstanbul’daki insan sayısını daha da artıracak, mutsuzluk katsayısı daha da yükselecek.

Ama bir kefesine ekonomik kazanç, diğerine toplumsal mutluluğu koyup ölçebileceğimiz bir aygıt yok. Olsa bile sonucu etkilemeyecek çünkü ekonomik kazanç her zaman ağır basacak. Sistem para üzerine kurulu. Başka değer tanımıyor, her ne kadar tanıyor görünmeye çalışsa da.

İstanbul’da yaşamanın ruh sağlığına etkisi konusunda bir araştırma yapıldığını sanmıyorum. Yapılsa ortaya ne çıkardı?

Başka ülkelerde yapılan araştırmalar (*) şehirlerde büyümenin ve yaşamanın zihin sağlığı üzerinde olumsuz bir etken olduğunu gösteriyor.

Şehir hayatı hem insanlara baş edebileceklerinden daha fazla stres bindiriyor, hem de stresle baş etme yeteneklerini zayıflatıyor.

Ruh hali bozuklukları küçük yerlere nazaran şehirlerde daha yaygındır. Şizofreni daha sık görülür.

Yıllar boyunca yapılmış istatistiki araştırmaların sonucunu birleştiren değerlendirmelere göre şehirlerde yaşayanların anksiete bozukluğuna uğrama riski yüzde 21, ruh hali bozukluklarına maruz kalma riski yüzde 39 fazladır. Şizofreniye rastlanma riski iki misli fazladır.

İstanbul’da bu rakamlar nedir acaba?

*http://www.nature.com/nature/journal/v474/ n7352/full/nature10190.html

2 Mart 2012 Cuma

Köprü trafiğinden nefret hastalık mı?

METİN MÜNİR

Her sene Avrupa ’da 165 milyon kişi, yani Avrupa Birliği nüfusunun neredeyse yüzde 40’ı, ruhsal bozukluk yaşar.

Bu rakam, Almanya ’nın Heidelberg kentinde toplanan, “Akıl Hastalıklarına Anlam Vermeye Çalışmak ” * isimli toplantıda, Dresden Teknik Üniversitesi profesörlerinden Hans-Ulrich Wittchen tarafından açıklandı.

Buna göre ruhsal bozukluklar arasında en sık rastlanan anksietedir. Anksiete, günlük hayat olayları karşısında duyulan aşırı kaygı, endişe veya vesvesedir.

Avrupalıların yüzde on dördü bu dertten mustarip.

Ardından uykusuzluk, depresyon, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve demans (bunama) geliyor.

Ruhsal bozukluk bu kadar yaygınsa neden Avrupa oturup kalkmıyor? Nüfusunun yüzde kırkı kanser veya verem veya AİDS olsa herhalde olağanüstü durum ilan edilirdi.

Ama nüfusun yüzde 40’ı ruh hastası dendiğinde kimsenin kılı bile kıpırdamadı.

Bence bunun nedeni çok basit. Ruh hastasıdır denilen insanların büyük bir çoğunluğu hasta değil sadece, hayatın çekilmez hale gelmesinden acı, üzüntü, sıkıntı çekiyor.

Dünyayı el birliği ile yaşanamaz hale getirdik. Yaşamak; erkek kadın, çocuk büyük, evli bekâr, genç yaşlı birçok insan için zorlaştı, yük haline geldi, tatsızlaştı. Bunun insanların ruh hallerinde yaptığı olumsuz yansımanın adını ruhsal bozukluk koyarsanız sağlam insan bulmak zor olur.

Bozuk olan ruh değil hayattır. Ekonomik ve sosyal düzendir. Parçalanan aile, kötü okullar, hapishane benzeri işyerleri, dengesi altüst edilmiş doğadır.

Ruhumuz aynadır. Bu aynada insan cinsi olarak dünyaya ve hemcinslerimize yaptıklarımızın aksini görüyoruz. Ve bu bizi “hasta” ediyor.

Hasta etmiyor aslında. Mutsuz ediyor. Başa çıkamayacağımız korkusuyla dolduruyor. Yetersiz olduğunuz şüphesi yaratıyor. Endişelendiriyor. Aklımızı karıştırıyor.

Okuduğum psikiyatri kitaplarından birinde panik atak nedeniyle psikiyatriste giden bir kadın anlatılıyordu. Kadının işine gitmesi için köprüyü geçmesi gerekiyordu.Sabahleyin uyanıp bu yolculuk aklına geldiği andan itibaren içi çöküyordu. Evden büyük bir isteksizlikle çıkıp arabasına biniyordu. Köprü trafiğine yaklaştıkça içi daralıyor, bazen arabayı kenara çekip beklemek zorunda kalıyordu.

Psikiyatrist kadına “panik atak” teşhisi koydu ve bir ilaç yazdı.

Kadının iyileşip iyileşmediği kitapta yoktu. Ama iyileşmediğine garanti verebilirim. Kadın hasta değildi ki iyileşsin. Sadece, günde iki defa tahammül etmesi gereken olağanüstü tatsız bir deneyime doğal bir tepki veriyordu.

İnsan, yedi milyar başka insanla yaşamak üzere dizayn edilmedi. Dev metropoller, mesai haline gelen hayatlar, kesintisiz stres, rekabet ve alışveriş için de.

Olmamamız gereken yerlerde, yaşamamamız gereken hayatlara mahkûmiyetin adıdır ruh hastalıklarının hemen hemen hepsi.

Konferansta dile getiren bir başka gerçek ruhsal bozuklukların neden meydana geldiğinin bilinmezliğini koruduğudur. Dökülen bunca araştırma parasına rağmen psikolojik bozuklukların biyolojik kaynağı hâlâ meçhul.

Arayacaklar arayacaklar ama beyinde, hastalık dedikleri bu hallerin pınarlarını ve yollarını bulamayacaklar. Bulamayacaklar çünkü insan olmak bir beyin hastalığı değildir.

*Konferansla ilgili bilgi ve videoya alınmış bazı konuşmalar için: http://www.embo.org/science-policy/science-society/conferences/2011.html

4 Şubat 2012 Cumartesi

MEVLANA PROZAC ALIR MIYDI?

METİN MÜNİR

İnsanın yoldaşı, kahkaha değil gözyaşıdır. İnsana derinliğini veren yaşadığı hüzün, çektiği çiledir.

Her şey, içinde, yok olacağı anı barındırır. Kayıp veya kaybetme endişesi sürekli yoldaşımızdır. Bunun, bilerek veya bilmeyerek, herkes farkındadır.

Devamlı bir şeyler kaybederiz veya bir şeylerin kaybolduğuna şahit oluruz.

Hüzün bunlara verdiğimiz tepkidir ve insan olmanın bir sonucudur.

İnsan var olduğundan beri bilinen ve böyle anlaşılan bu durum son zamanlarda dünya çapında bir ruh hastalığı haline getirildi.

Hüzün isim değiştirerek “depresyon,” nitelik değiştirerek hastalık oldu.

Bu başkalaşım herhangi bir bilimsel buluşa değil arkasında muazzam para gücü olan bir pazarlama stratejisine dayanıyor.

Bu stratejinin iki ortağı var: Daha çok mal satmak isteyen ilaç şirketleri. Ve tıbbın en az bilimsel dalı olan, diğer dallar gibi ilaçla tedavi edebilen bir disiplin haline gelmek, ciddiye alınmak isteyen psikiyatri.

Psikiyatri, sadece depresyonu değil, insan olma durumunun doğal sonucu olan birçok hali hastalık sınıfına sokarak ilaç endüstrisine yardımcı oldu. İlaç endüstrisi de bu hastalıklara, tedavi etme yeteneği tartışmalı, ilaçlar uydurarak psikiyatriye. Bu çıkar buluşmasının sonucu yeryüzünün psikiyatrik ilaca boğulmasıdır.

Antidepresanlar dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de en çok satan ilaçlar arasına girdi. Hastalık olmayan bir durum müthiş ağır yan etkileri olan ilaçlarla “tedavi” ediliyor. Bu çağımızın en büyük aldatmacalarından biri, muska yazmaktan beter bir şarlatanlıktır. Hiç olmazsa muskanın yan etkisi yok.

Bir psikiyatristin normal insanlık hali olan hüzün için ilaç yazması bir cerrahın hasta olmayan bir uzvu sırf para kazanmak için ameliyat etmesinden farklı değildir.

Kişi için, normal hüzün durumlarında, hayatın günlük streslerine karşı antidepresan kullanmak tedavi değil hastalık aramaktır. Tırnağı kesmek yerine parmağı kesmek gibi bir akılsızlıktır.

Bu ilaçların büyük bir bölümünün parasını ödeyen Sosyal Güvenlik Kurumu için ise gerçek bir israftır.

“Ömrümün hulasası, üç sözden fazla değildir. Ham idim, piştim, yandım,” diyor büyük hayat ustası Mevlana.

Bu sözler insanın başlangıçta ham olduğunu “ateş üstündeki tencere gibi ıstırap duyup,” sayesinde olgunlaştığı bir süreçten geçmesi gerektiğini anlatıyor.

Mevlana, bugün yaşasaydı, Prozac milletinden olmazdı. Çünkü hüznün, neşe ve sevgi gibi, insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu, daha olgun bir insan olmak için yaşanması gerektiğini bilirdi.

Değişen bir şey yok. İnsanın doğası Mevlana’nın yaşadığı On Üçüncü Yüzyıl’dan bu yana değişmedi.

İnsanın kişiliğini zenginleştirmesi, gereksiz yere antidepresan alıp çok uluslu ilaç şirketlerini ve psikiyatristleri zenginleştirmesinden bin kat iyidir.

3 Şubat 2012 Cuma

ANTİDEPRESANLARIN CİNSEL HAYAT ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

METİN MÜNİR

Ülkemizde antidepresan ilaç kullanımı rekor bir hızla artıyor. Bunun en büyük nedeni depresyon hastası olmayanların, şu veya bu nedenle derin bir hüzün, yeis veya keder içinde olanların da antidepresan almalarıdır.

Bunun arkasında da son altmış yılda psikiyatriyi egemenliği altına almış olan yanlış bir anlayış var: Bu anlayışa göre ruh ve akıl hastalıkları beyin hastalıklarıdır ve bu hastalıkları ilaçla tedavi etmek mümkündür. Bu anlayış halka o kadar iyi satıldı ki Panadol nasıl baş ağrısını geçirirse antidepresanlar da depresyonu geçirir sanılıyor. Bu son derece yanlıştır.

Gerçek depresyonla insanlık hallerinin doğurduğu ruh çöküntüleri farklıdır. Her iki durumda da insan aynı şeyleri hisseder. Aşırı keyifsizdir, normalde zevk aldığı sosyal aktivitelerden kaçar, iştahını kaybeder, uyku sorunları yaşar, enerjisini kaybeder, kendini değersiz hisseder, düşünme ve hareket etmesi zayıflar, hatta ölüm düşünceleri düşünür.

Ama insanlık hallerinden gelen depresyon bir süre sonra kendiliğinden geçer. Klinik depresyon daha ağırdır, kolay kolay geçmez, kroniktir, tekerrür eder.

Normal insanlık hallerinin yarattığı depresyon dolayısıyla antidepresan almak, iyi iken hasta imiş gibi ilaç almaya benzer.

Bu halde insan tedavi değil hastalık satın alır. Aldığı, ilaç değil, ilacın yan etkileridir. Yan etkileri kurtulmak istediği hüzün durumundan daha ağır, etkileri daha kalıcı olabilir.

Antidepresyon ilaçlarının en sık görülen yan etkisi cinsel hayata sekte vurmaktır. Kadınları ve erkekleri eşit derecede etkiler. Değişik şekillerde ortaya çıkar. Seks yapma isteğini azaltır, seks sırasında hissizliğe ve donukluğa neden olur, orgazma ulaşılmasını zorlaştırır. Erkeklerde sertleşme sorunu ve boşalma zorluğuna sıkça rastlanır.

Beyindeki bir kimyasal olan serotonin üzerinde etki yapan antidepresanlar ilk çıktığında psikiyatristlerin bu etkiler konusunda pek fazla bilgisi yoktu.

Başlangıçta ilaçların yan etkileri konusundaki el kitapları, örneğin, Prozac’ın cinsel performans üzerindeki etkisinin yüzde ikinin biraz altında olduğunu yazıyordu. Daha sonra yapılan araştırmalar bu oranı yüzde ona çıkarttı.

Bu tahmin de olağanüstü yanlıştı. Araştırmalar serotonin üzerinde etkisi olmayan antidepresanlarda cinsel bozukluk oranının yüzde 20, Celexa ve Paxil gibi serotonin etkili antidepresanlarda yüzde 70’lere çıktığını gösterdi.

Bunun neden böyle olduğu bilinmiyor. Tahmin edilen, cinsel bozukluğa, ilaçların serotonin üzerindeki etkisinin neden olduğudur. Serotonin beyindeki kimyasallardan biridir.

Psikiyatristler bu sorunu yaşayanlara genellikle Viagra, Levitra ve Cialis gibi ilaçlar yazmaktadır. Ancak bu ilaçlar sertleşme sorunu halletmekte ama cinselliğin motoru sayılan libidoyu, yani cinsel iştahı, etkilememektedir.

Sorunu daha da karmaşık yapan antidepresanları bırakan bazı hastaların ereksiyon sorunu yaşamaya devam etmesidir.

Antidepresana kesinlikle doktor gözetiminde başlamak, kesinlikle doktor gözetiminde bırakmak gerekir.

2 Şubat 2012 Perşembe

ANTİDEPRESAN İNTİHAR İLİŞKİSİ

METİN MÜNİR

Antidepresanların en tehlikeli yan etkilerinden biri intihar düşüncelerine yol açmalarıdır.

Depresyonu kaldırıp insanı normal haline döndürmeyi amaçlayan bir ilacın intihar düşüncelerine yol açması bir çelişkidir. Bu nasıl olabilir, diye sorabilirsiniz. Bu sorunun cevabı bilinmiyor.

Antidepresanların intihara yol açabileceği, psikiyatri literatürüne 1990 da girdi.

Prozac’ın piyasaya çıkmasından kısa bir zaman sonra idi. Bu ilacı alan beşi kadın bir erkek depresyon ve şiddetli anksiete hastası altı kişi üzerinde bir araştırma yapıldı. Hastalardan bazıları Prozac’a başlamadan önce de zaman zaman intihar etmeyi akıllarından geçirmişlerdi. Araştırmaya göre, Prozac’a başladıktan sonra sürekli olarak intiharı düşünmeye başladılar.

Kamuoyundan gelen baskı üzerine, Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu FDA ilaç şirketleri tarafından yollanmış araştırmaları inceledi. Ve endişe verici bir bulguya ulaştı: Antidepresanlar intihar düşüncelerine neden oluyordu ama çocuklarda ve gençlerde.

FDA, 2002’de, ilaç etiketlerine, çocuklara ve gençlere yönelik, intihar uyarısı konmasına kara verdi. Bu uyarı 2007’de 24 yaşına kadar olan kişileri kapsayacak şekilde genişletildi.

Antidepresan-intihar ilişkisi ABD’de psikiyatristler arasında hararetli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor. Bazılarına göre antidepresan bağlantılı intihar olayları arttı. Bazılarına göre böyle bir sonuca varabilmek için yeterli veri yok ve toplanması yıllar alacak.

Antidepresanın yirmi dört yaş üzeri kişilerde de intihar riskini artırdığına dair iddialar da var ama bu konudaki veriler tartışmalıdır.

Amerikan psikiyatrist Peter Breggin antidepresan-intihar ilişkisini araştıranlardan biridir. Breggin serotonin etkili ilaçların “akatizi” adı verilen bir tedirginlik, ajitasyon, huzursuzluk, vesvese durumu yarattığını keşfetti. Bu durumu, yaşamış olan hastalar “derimin dışına fırlıyormuşum gibi bir his” olarak tarif ediyor.

Breggin’e göre antidepresan alanlar çoğu zaman bu durumda iken kendilerine ve başkalarına karşı saldırgan olup şiddet uyguluyorlar.

Profesör Irving Kirsch, Prozac alan bazı hastaların “akatizi” durumuna düştüklerini, Prozac’ı bıraktıktan sonra bu durumun geçtiğini yazıyor.

“Yaşları 25-47 arasında olan ve Prozac aldıktan sonra intihara teşebbüs eden üç hasta Prozac almaktan men edildi. Bir süre sonra ‘acaba ne olacak’ diye görmek için bu üç kişiye yeniden Prozac verildi. Üçü de şiddetli “akatizi” hissettiklerini ve yeniden intihar eğilimine girdiklerini söyledi. İlaç kesildiğinde ajitasyon durumu ile birlikte intihar eğilimi düşüşe geçti.”

Ülkemizde antidepresan ile intihar ve şiddet ilişkisi konusunda araştırma yoktur.

Antidepresana kesinlikle doktor gözetiminde başlamak, aynı şekilde kesinlikle doktor gözetiminde bırakmak gerekir.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Dikkat: Antidepresan öldürücü olabilir

METİN MÜNİR

Ülkemizde, reçeteli, reçetesiz, leblebi gibi antidepresan alınıyor. Bu çok sakıncalıdır. Antidepresan, muhakkak, doktor gözetiminde başlanmalı ve bırakılmalıdır. İlacı bırakmak hastaların yüzde yirmisinde “yoksunluk belirtileri” olarak adlandırılan bazı olumsuz hallerin belirmesine neden olur. Mideye kramp girmesi, ishal, bulantı, kusma, baş ağrısı, uyku bozukluğu, baş dönmesi, bulanık görme, uyuşma, elektrik çarpmış gibi olmak, kasların gayri ihtiyari oynaması, titreme, bu belirtilerden bazılarıdır.

Ayrıca, ilacı aniden kesmek depresyon ve anksiete duygularının depreşmesine neden olabilir. İlaç yoksunluğunun neden olduğu bu durumu hasta, yanlış olarak, depresyonun nüks ettiğine yorarak tekrar ilaca başlayabilir. Antidepresan bağımlığının bir çeşidinin nedeni budur. Özellikle çocuklar ve gençlerin, kesinlikle, gözetimsiz antidepresan ilaç almaması gerekir. Çünkü:

-Antidepresanların çocuklarda ve gençlerde intihar eğilimini artırdığına dair araştırmalar var. (Bu konuyu ayrıntılı olarak yarınki yazımda anlatacağım.)
-Antidepresanlar, bazı kişilerde, hem kendilerine hem de başkalarına yönelik şiddet eğilimini artırır.

Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu FDA 2006’da serotonin artırıcı başka ilaçlarla birlikte kullanılması halinde antidepresanların “serotonin sendromu” diye bilinen, öldürücü olabilecek bir bozukluğa yol açabileceğini açıkladı.

Serotonin beyindeki kimyasallardan biridir. Yeni nesil bazı antidepresanlar beyindeki serotonin düzeyini etkiliyor. Serotonin sendromunu meydana getiren vücutta aşırı serotonin birikmesidir. Birden fazla antidepresan alınması aşırı serotonine yol açan nedenlerden biridir.

Antidepresanların bazı başa tür ilaçlarla alınması da serotonin sendromuna neden olabilir. Öksürük bastırıcı ilaçlar, reçetesiz satılan baş ağrısı ilaçları, ağrı kesiciler, antibiyotikler, iştah bastırıcı ilaçlar ve bazı bitkisel ilaçların anti depresanlarla birlikte alındığında ölüme yol açtığı görülmüştür. Eczanelerde ve attarlarda satılan bitkisel antidepresan St John’s Wart veya Sarı kantaron antidepresanla alınmamalıdır. Antidepresanla beraber alındığında ölümcül olabilecek diğer şeyler LSD, ecstasy ve kokain gibi uyuşturuculardır. Bu aşırı tepki dışında antidepresanların hayat kalitesini olumsuz etkileyebilecek birçok yan etkisi vardır. Seks hayatına sekte vurması listenin başında gelir. (Bu konuyu cuma günkü yazımda anlatacağım.)

Psikiyatristler ve malını satmaktan başka pek bir şeyi umursamayan ilaç şirketleri antidepresanların olumlu etkilerini abartmak, yan etkilerini önemsiz göstermek eğilimindedir. Bu konuda ne Sağlık Bakanlığı ne de Türkiye Psikiyatri Derneği’nin internet sitelerinde bilgi vardır. Bu nedenle antidepresan alan veya almayı düşünenlerin yan etkiler konusunda kendilerini eğitmelerinde yarar var. En iyi başlangıç noktası ilaç kutularının içinde bulunan etiketler veya prospektüslerdir. Bu ve hafta içinde yazacağım diğer yazılarda kullandığım kaynakları merak edenler www.milliyet.com.tr’ye girip 25 Ocak Çarşamba günkü yazıma bakabilirler.

28 Ocak 2012 Cumartesi

BEYİN NASIL ÇALIŞIR?

METİN MÜNİR

Beyinde milyarlarca sinir hücresi vardır. Olağanüstü karmaşık ağlar oluşturan bu hücreler birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler.

Tipik bir hücrenin tel tel uzantıları vardır. Hücre bu uzantılar aracılığıyla diğer hücrelere sinyal yollar ve onlardan sinyal alır.

Bu sinyallerin, yollanıp alınırken, hücreleri birbirlerinden ayıran minik boşlukları aşması gerekir.

Bir sinir hücresi bir başka sinir hücresi ile ilişki kurmak istediğinde bir kimyasal salgılar. Bu kimyasal iki hücre arasındaki boşluğu geçer ve diğer sinir hücresine tutunur. O hücreyi faal hale getirir veya faaliyetini engeller. Daha sonra yollayan hücre kimyasalını geri alır veya kimyasal metabolize edilir.

Bu mekanizma gözlemlendikten sonra bir tez ortaya atıldı: Dendi ki depresyon, şizofreni, bipolar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi bozukluklar beyindeki bu kimyasalların anormalliğinden, dengesizliğinden meydana gelir - TİRE dopamin adlı kimyasalın azlığı şizofreniye neden olur, serotonin azlığı ise depresyon nedenidir.

Konumuz depresyon olduğu için serotonine yoğunlaşmak istiyorum. Gerçekten, yaygın olarak iddia edildiği gibi, depresyon serotonin eksikliğinden mi meydana gelir?

Beyindeki serotonin miktarı artırıldığında depresyon sona erer mi?

Her iki sorunun cevabı da hayırdır.

Bir defa, araştırmalar depresyon bozukluğu geçirenlerin sadece yüzde 25’inde serotonin eksikliği olduğunu gösteriyor. Bir an serotonin eksikliği hipotezinin doğru olduğunu var saysak bile bu depresyon bozukluklarının sadece dörtte birinin nedenini açıklayabilecektir.

Geriye kalan dörtte üçünün sebebi nedir?

Gelelim ikinci soruya. Antidepresan almak beyindeki serotonin oranını hemen yükseltir. Ama ilacın depresyon üzerinde etki yapması (eğer yaparsa, tabii), yani onu azaltması veya kaldırması, tipik olarak birkaç hafta sonra olur. Bundan çıkan sonuç ilacın serotonin miktarını yükseltmekten başka nedenlerle hastaya etki yaptığıdır.

Deneylerde, hayatında depresyon geçirmemiş kişilerin beyinlerindeki serotonin miktarı düşürülmüş ancak bu kişilerde en ufak bir depresyon emaresi görülmemiştir.

Açıkça görüldüğü gibi depresyonun “kimyasallarda bozukluk”tan meydana geldiği ya da “beyin hastalığı” olduğunu söylemek yanlıştır. Depresyona serotonin eksikliği neden olmaz antidepresanlar serotonini dengeleyip depresyonu tedavi etmez.

Antidepresanlar ve akıl bozukluklarına yönelik diğer ilaçlar genel beyin fonksiyonlarını etkileyerek etki yapar. Bazen yararlı olurlar, bazen olmazlar.

Neden bazen yararlı olup bazen olmadıkları bir muammadır. Bunda şaşılacak bir şey yok çünkü tedavi etmeyi hedefledikleri akıl bozuklukları da bir muammadır. Nereden, neden kaynaklanıyorlar, bilinmiyor.

Beyin sırlarını açıklamıyor. Psikiyatri bilinenlerin değil bilinmeyenlerin egemen olduğu bir tıp dalıdır. Psikiyatristler genellikle bildiklerini abartıyorlar. Önerdikleri ilaçların etkinliğini genellikle abartıp, yan etkilerini küçülttükleri gibi.

Ünlü psikiyatrist Daniel Carlat konuyu iyi özetledi:

“Modern psikiyatri budur: Sadece semptomları rehber alarak, neyi düzeltmeye çalıştığımızı tam kavramadan ve önerdiğimiz ilaçların nasıl çalıştığını tam bilmeden (hastalarımızı tedavi etmeye çalışmak).”

“Bütün ruhsal bozukluklarda depresyon, şizofreni, bipolar bozukluk ve anksiete bozuklukları bilgimizin cılız ışıkları cehaletimizin gölgesinde kayboluyor.”

27 Ocak 2012 Cuma

DEPRESYON: ÜZGÜNSENİZ NORMALSİNİZ

METİN MÜNİR

Bozukluk bir organın normal biyolojik görevini yerine getirememesidir. Kalp normal bir biçimde kan pompalayamazsa, böbrekler süzemezse, ak ciğerler normal iyi nefes alıp veremezse bozulmuş sayılırlar. Beynimizin çevrede meydana gelen olaylara verdiği reaksiyon olan duygusal tepkilerimiz de aynıdır.

Normal bir beynin kayıp karşısında verdiği tepki hüzün, yeis, kederdir. İnsanın neden hüzün duyduğu, bunun biyolojik fonksiyonunun veya faydasının ne olduğu bilinmemektedir. Bilinen, her insanın kayıp olaylarına hüzün duyarak tepki verdiğidir.

Parasını batıran tüccar, işsiz kalan bankacı, sevgilisini kaybeden liseli, seçimi kaybeden politikacı, artık başrol teklifi almayan yaşlanmaya yüz tutmuş aktör, üzüntü duyar. Bu ve benzeri kayıp durumlarına verilen hüzün tepkisi beynin fonksiyonunu yerine getirdiği, normal olduğunu gösterir.

Normal olmayan, kayıp veya herhangi bir başka neden olmadan meydana gelen hüzün veya, psikiyatrideki adı ile, majör depresif epizoddur. Bu beynin normal fonksiyonunu yerine getirmede başarısızlığa uğradığını, bir sorunu olduğunu gösterir.

Ancak modern psikiyatrinin depresyon tarifi normal hüznü depresyondan ayırt etmeyi zorlaştırarak - hatta gereksizleştirerek - insanlara zarar vermektedir. Tedaviye ihtiyacı olmayan milyonlar ilaca mahkum edilmektedir. İstisnalar dışında, uygulama psikologların her depresyon olayını bir beyin hastalığı olarak görmesi, ilaçla tedavi etmeye çalışmasıdır.

Bunun sonucunda antidepresanlar dünyada en çok satılan ilaçlar arasında girdi. Türkiye’de antidepresan kullanımında rekor artışlar var. Psikiyatristlerin müşterisi olmayı veya çocuklarını psikiyatristlerin müşterisi yapmayı düşünenlerin depresyon teşhisinde kullanılan yöntemin zaaflarının farkında olmalarında yarar var. Eğer tedavi yerine hastalık satın almak istemiyorlarsa.

Hayatın normal akışından kaynaklanan, insan olmanın bir sonucu olan, “nedeni olan” depresyonun üç özelliği var:

- Her zaman insanın uğradığı bir kaybın sonucu olarak ortaya çıkar.
- Kayba verilen tepki, kabaca, kaybın niteliği ile orantılıdır. Örneğin bir dersten bütünlemeye kalan üniversite öğrencisinin hissettiği çöküntü sınıftan kalan öğrencinin çöküntüsünden daha hafiftir ve daha az sürecektir. Aynen sevgilisini kaybeden ile sevdiğini toprağa gömen kişilerin duydukları çöküntünün farklı olması gibi.
- Belirtiler hüzün veren durum devam ettiği sürece devam eder. Durum düzeldiğinde sona erer. Zamanın geçişiyle ortadan kaybolur.

Hastalık olan depresyon bundan çok farklıdır. İçe işleyen yoğunluktadır, muazzamdır, kol kanat kırıcıdır ve - en önemlisi - kişinin hayatında meydana gelen veya gelmeyen herhangi bir durumla bağlantılı değildir. Ne kadar süreceği belli değildir. Tekerrür eder.

Nedeni olan ve olmayan depresyonu belirtilere bakarak ayırt etmek mümkün değildir. İkisinin de belirtileri aynıdır. Değişik olan gerçek depresyonun ne bağlamda ortaya çıktığının muamma oluşudur. Nedeni belli değildir. Arandığında, kişinin yaşamında depresyonu tetikleyecek herhangi bir üzüntü veya kayıpla ilgili bir olay bulunamaz.

Tersine, bazı kişiler terfi ettikten veya önemli bir ödül kazandıktan sonra depresyon krizine girdiğini anlatır. Bu tür depresyonlar kişinin hayatında ne olup bittiğinden bağımsız, başlar, sürer ve sona erer.

26 Ocak 2012 Perşembe

Depresyonda kimyasal dengesizlik efsanesi

METİN MÜNİR

Yaygın kanaate göre depresyonun nedeni beyindeki kimyasal dengenin bozulmasıdır.

Bu bir efsanedir. Kimyasal dengesizlik teorisini kanıtlayacak bilimsel bulgu yoktur. Aksine, tersini doğrulayan birçok araştırma mevcuttur.

Psikiyatrinin ecza yanı ile ilgilenenler “kimyasal denge” teorisini çoktan terk etti. Bu efsanenin hâlâ, doğru imiş gibi tedavülde dolaşmasının nedeni psikiyatrlardır. Onlar için bu, bugün değilse yarın kanıtlanacak kutsal bir doğrudur. Psikiyatrlar, “Kimyasal denge olayı yoktur,” demek, Kabe’de “Allah yoktur” diye bağırmaktan farksızdır.

Psikiyatrlar bu teoriye neredeyse inanmak zorundadır. Aksi takdirde hastalarını ilaç almaya ikna edemezler. Eğer beyindeki kimyasallarda bir dengesizlik, yoksa bu dengesizliği normalleştirdiği iddia edilen antidepresanlara ne gerek var?

Depresyon için tanı koydurucu herhangi bir laboratuar bulgusu yoktur. Röntgen, emar, termometre, tahlil gibi diğer doktorların emrinde bulunan araçlarla tespit edilmesi de mümkün değildir.

Bu bilimsel yetersizlik psikiyatride teşhis koymanın tarif üzerine yapılmasını zorunlu kıldı. Psikiyatride hastalık kıstaslarına, tarifine uyan hastadır, uymayan değildir.

Bu kıstasları koyan, neyin ruhsal bozukluk olduğuna karar veren, Amerikan Psikiyatri Derneği’dir. Derneğe bağlı doktorlar komiteler meydana getirir ve tartışarak hastalık belirler veya uydurur.

Bunlar Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı adlı kitapta derlenir ve Türkiye dâhil birçok ülkede, psikiyatrik hastalıkların teşhisinde tek referans olarak kullanılır.

Kitaba göre, depresyon bozukluğu (psikiyatrik adı ile majör depresif epizod) teşhisi konması için kişinin iki hafta boyunca aşağıdaki dokuz belirtiden beşine sahip olması gerekir:

1.  Depresif duygu durumu (yani aşırı keyifsizlik).
2.  Etkinliklere karşı ilgide azalma veya bunlardan eskisi kadar zevk almıyor olma.
3.  Kilo kaybetmek veya almak ya da iştahın artması veya azalması.
4.  Uykusuzluk veya aşırı uyuma.
5.  Düşünme, konuşma ve hareket etme sürecinin, hemen her gün, başkalarının da gözüne çarpacak kadar yavaşlaması.
6.  Yorgunluk veya enerji kaybı.
7.  Kendini değersiz hissetme, aşırı suçluluk duygusu duyma.
8.  Düşünme veya konsantre olma yeteneğinde azalma veya kararsızlık.
9.  Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihara teşebbüs.

Sorun şu ki, bu belirtiler sadece klinik depresyon yaşayan (majör depresif epizod geçiren) kişilere has değildir. Olağan insanlık halleri dolayısıyla derin bir elem, keder veya üzüntü yaşayanlar da tıpatıp aynı belirtileri veriyor.

Bir psikiyatr sadece bu listeye bakarak hasta ile olmayanı ayırt edemez.

Nitekim çoğu zaman edememekte veya etmemekte, her iki durumda da ilaç yazmak için reçetesine uzanmaktadır.

Oysa eşi tarafından aldatılan, iflas eden veya işten kovulan birisinin hissettikleri yukarıdaki listeye ne kadar uyarsa uysun, ne anormaldir, ne de yersizdir.

Gerçek depresyonla insanlık hali kederleri gece ve gündüz kadar birbirinden faklıdır.

Ayrıntılar yarın...

25 Ocak 2012 Çarşamba

DEPRESYON: ÜZÜNTÜNÜN HASTALIK HALİNE GETİRİLİŞİ

METİN MÜNİR

Depresyon konusunda iki iddia var: Birincisi: Depresyon çağımızın en yaygın ruh hastalığıdır. Türk Psikiyatri Derneği (TPD) depresyonun toplumda görülme oranın yüzde 8-10 arasında olduğunu söylüyor. TDP’ye göre, 10 erkekten biri yaşam boyunca bir defa “depresyon hastalığına yakalanacaktır.” Kadınlarda risk çok daha yüksek. TDP’ye göre, her dört-beş kadından biri hayatında en az bir kez depresyon hastası olacak.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 2020 yılında depresyon, kalp hastalıklarından sonra dünyada en sık görülen hastalık olacak.

İkincisi: Depresyonun en yaygın ruh hastalığı oluşu çağımızın en büyük yalanlarından biridir. Evet, depresyon geçiren bazı insanlar gerçekten hastadır. Ama bunlar azınlıktadır. Depresyonun yaygınmış gibi görünmesinin nedeni psikiyatri aleminin depresyonun tarifini hasta olmayan kişileri de içine alacak şekilde genişletmesidir. Bu genişleme tamamen keyfidir, bilimsel bulgular tarafından desteklenmemektedir.

Depresyon teşhisi konan insanların büyük çoğunluğu hasta değildir. Bunların yaşadığı klinik depresyon değil üzüntü, yeis, keder gibi insanlık halleridir. Bu haller patolojik bir bozukluktan kaynaklanmıyor. Kayıp, düşüş, düş kırıklığı gibi normal insanlık hallerinden kaynaklanıyor.

İlaç şirketleri ve psikiyatristler, para kazanmak saikı ile, bu tepkileri hastalık sınıfına soktu. Bu yüzden, çocuk büyük milyonlarca insan, hasta olmadığı halde, hasta muamelesi görüyor. Damgalanıyor. Hasta gibi tedavi ediliyor, antidepresan ilaçların ağır yan etkilerine maruz kalıyor.

Bu kargaşanın nedeni depresyon teşhisinde neredeyse 2500 yıldır başarı ile kullanan anlayışının terkedilmesidir.

Bu anlayışa göre, depresyon aynı emareleri gösteren iki değişik ruh halidir. Bunlardan biri normal hüzün veya “nedeni olan” hüzündür. Bu, insanın günlük yaşamda uğradığı bir kayba veya karşılaştığı derin hüzün veren duruma verdiği tepkiden kaynaklanır. Kötü bir hastalığa yakalanma, karşılıksız aşk, sınıfta kalma, iflas etme, eşi tarafından aldatılma, terfi edememe bazı örneklerdir.

Bunlara verilen tepki kendini derin ve acı veren bir hüzün olarak açığa vursa da insan doğasının gereğidir. Hastalık değil. Hemen hemen her zaman bir süre sonra, kendiliğinden geçer.

“Melankoli” veya “nedeni olmayan” depresyon olarak bilinen diğer durum farklıdır ve ta Hipokrat zamanından beri hastalık sayılıyor. Bu, kişinin durumu veya başına gelenlerle açıklanamayan depresyondur. Nispeten daha ender görülür. Daha derindir, daha uzun sürer, kroniktir, tekrarlanır.

Herhangi bir dış olayla bağlantılı olmadığı için, tarih boyunca, “nedeni olmayan” depresyonun bir iç bozukluktan kaynaklandığı var sayıldı.

“Nedeni olan” ve “nedeni olmayan” hüzün durumlarının belirtileri aynıdır. Her iki halde de kişi yoğun keyifsizlik, uykusuzluk, insanlardan uzak durma, iştah kaybı, normalde yapılan aktivitelere karşı ilgisizlik vesaire gibi şeylerden şikayet eder. Bu iki hali birbirinden ayırmak için kullanılan yöntem, hastayla konuşmaktır. Bu yöntem binlerce yıl değişmedi. Hekim, konuşarak hastasının durumunu, ortamını, geçmişini, başına ne geldiğini öğrenmeye çalışır ve teşhisini ona göre koyardı. Bu basit ama etkili ve zamanın testine dayanmış olan yöntem 1980’de, Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından, hiçbir bilimsel neden olmadan, terkedildi.

Psikiyatri normal üzüntüyü hastalık kapsamına aldı, nedeni bilinen ve bilinmeyen haller arasındaki ayrım ortadan kalktı. Konuşma terapisi neredeyse unutuldu, tamamen semptomlara bakılır, tedavi genelde sadece ilaçla yapılır oldu. Depresyon salgını diye sunulan şey aslında teşhis enflasyonudur.

YARIN: DEPRESYON TEŞHİSİNDEKİ SAKATLIK

DEPRESYON DİZİSİNİ HAZIRLAMADAN ÖNCE OKUDUĞUM KİTAPLAR:

* Anatomy of an Epidemic / Robert Whitaker
* The Emperor’s New Drugs / Irving Kirsch
* The Loss of Sadness/ Allan V Horwitz, Jerome C. Wakefield
* Doctoring the Mind/ Richard P. Bental
* Unhinged /Daniel Carlat
* De-Medicalizing Misery/ Edited By Mark Rapley, Joanna Mocrieff, Jacqui Dillon

21 Ocak 2012 Cumartesi

Hasta mıyım? İnsan mıyım?

METİN MÜNİR

Kırk yaşını birkaç sene önce arkada bırakmış olan kadın bir süreden beri çok hoşlandığı bir adamla çıkıyordu.

İlişki iyi gidiyordu. Mutluydu. Adam onu ailesiyle tanıştırınca evlilik hayalleri kurmaya başladı. Çok arzuladığı bir şeydi bu. Yıllarını işinde ilerlemeye ayırmış, erkeklerle ilişkilerinde evliliği ön plana çıkarmamıştı. Şimdi tam zamanı gibiydi. Hatta belki de son şanstı.

Ama, ilişki aniden sona erdi. Kadının tahmininin aksine, adam evlilik düşünmüyordu. Evlenmiş boşanmıştı, çocukları vardı. Kadın evlilik konusundan dem vurmaya başlayınca çekti gitti.

Kadın derin bir yeise kapıldı. Kendini yorgun, mutsuz, değersiz hissediyordu. İştahı kaçtı. Uyku uyuyamıyordu. İşte konsantre olamıyordu. Zaman zaman, iş çıkışı arkadaşları ile buluşmayı sevmesine rağmen, dışarı çıkmamaya başladı. Hayat ümitten yoksun, çorak bir belde haline dönmüştü sanki.

“Yataktan zor kalkıyorum” diye anlattı sonunda, gittiği psikiyatriste. Psikiyatrist ona depresyon teşhisi koydu. Antidepresan ilaca başlattı. Psikoloğa yolladı.

Üç ay kadar gitti geldi. Sonra başka bir adamla tanıştı. Yavaş yavaş neşesi yerine geldi. Hayatı normale döndü. İlacı ve psikoloğa gitmeyi bıraktı.

Sizce, kadın bir ruh hastalığı mı geçirdi? Yoksa normal bir insanlık hali mi idi yaşadığı?

Kadın Milattan Beşinci Yüzyıl’da yaşamış olsa ve Hipokrat’a gitse, modern tıbbın babası Yunanlı ona, İstanbullu psikiyatristin yaptığı gibi depresyon teşhisi koymayacaktı.

"Hasta değilsin. Derin bir kayıp, üzüntü hissi duyuyorsun. Normal bir insanlık halidir bu. Birkaç ay sonra bir şeyin kalmaz” diyecekti.

Tam bu kelimeleri kullanmayacaktı, tabii. Ama kadına kesinlikle hastalık veya bozukluk teşhisi koymayacaktı.

Bilindiği kadarıyla, Hipokrat depresyonu ve belirtilerini ilk doğru tarif eden kişidir.(*) Bu tarife göre depresyon “nedeni olan” ve “nedeni olmayan” depresyon olarak ikiye ayrılır. “Nedeni olan” depresyon malum insanlık hallerinin sonucu olarak meydana gelir, zaman içinde, üzüntünün nedeninin ne olduğuna bağlı olarak, azalır ve kaybolur. Sevgilisi tarafından terk edilmek, eş tarafından aldatılmak, ağır hastalık teşhisi konmak, işlerin kötü gitmesi, üniversite sınavını kazanmamak, “nedeni olan” depresyon hallerinin bazılarıdır.

Eskilerin “melankoli” dediği “nedeni olmayan” depresyonda ruhsal çöküntünün hangi sebepten kaynaklandığı, ne kadar süreceği bilinmez. Ve tekrarlanır.

Depresyon tedavisinde, olağanüstü bir tutarlıkla, 2500 yıl boyunca bu ayrım kullanıldı. Ta 1980’e gelinceye kadar. Bu tarihte, dünyadaki bütün psikiyatristler tarafından izlenen Amerikan Psikiyatri Derneği, iki değişik depresyon arasındaki ayrımı keyfi bir şekilde kaldırdı.

Belirli belirtileri gösteren herkesi, depresyonun nedeni bilinsin, bilinmesin, hasta saydı. Normal insanlık hallerinden dolayı derin yeis içine düşenler, gerçek klinik depresifler gibi hasta muamelesi görmeye başladı.

Çok zaman geçmeden depresyon kalp hastalıklarından sonra dünyadaki en yaygın hastalık ilan edildi. Psikiyatristler, insan olmaktan başka sorunu olmayan milyonlarca insanı hasta muamelesi yapmaya başladılar, ağır yan etkileri olan ilaçlara abone etiler.

Bu değişiklik bilime mi dayanıyor? Yoksa sırf psikiyatristler ve ilaç şirketleri daha çok para kazansın diye mi yapıldı? Bilimsel araştırmalar neye işaret ediyor? Klinik depresyonun nedeni biliniyor mu? Depresyonun nedeni beyindeki kimyasalların dengesinin bozulması mı? Beyin nasıl çalışır? Depresyona en iyi gelen şey nedir?

İlgilenenler gelecek hafta çarşambadan başlayarak depresyon konusunda hazırladığım bir dizide cevapları okuyabilir.

* The Loss of Sadness/ Allan V. Horwitz & Jerome C. Wakefield

23 Aralık 2011 Cuma

Sık sorulmayan bir soru...

METİN MÜNİR

Sık sorulması gereken ama hemen hemen hiç sorulmayan sorulardan biri şudur:
Neden bakanlıkların ve diğer devlet kuruluşlarının internet sitelerinde halkın merak ettiği sorulara cevap verebilecek hemen hemen hiç bilgi yok?

Sağlık Bakanlığı’nın sitesindeki Sık Sorulan’ları tıkladığınızda karşınıza bir tek kelime çıkıyor: Prosedürler...

Bunu tıkladığınızda birtakım ürünlerle ilgili ithalat ve izin prosedürleri başlıklarını görüyorsunuz.

Sitede geçen cuma günü yapılan kolesterol ilaçları açıklaması bile yok.

Bakanlık son günlerde yoğun olarak tartışılan bu konuyu görüşmek üzere “uzman bilim adamlarından teşekkül” eden bir komisyon toplamıştı. Nedense, alınan kararı sitesine koymaya üşendi.

Aslında koysa da halkın işine yaramayacaktı. Çünkü, açıklama, halka değil endüstriye ve tıp âlemine yönelikti. Ve mesajı, özetle şu idi: Aynen devam.

Açıklama “Bilinen kalp ve damar hastalığı olmayan fakat kolesterol yüksekliği bulunan kişilerde kolesterol ilaçlarının nasıl kullanılacağı, kılavuzlarında açıkça belirtilmiştir” diyor.

Hangi kılavuzlarda ve bu kılavuzlar ne öneriyor? Nasıl kullanılacak bu ilaçlar?

Bu soruların cevabı nerede? Yok. Oysa olması lazım. Çünkü kolesterol ilacı kullananların dörtte üçü kalp ve damar hastası olmayanlardır. Ve tartışma bunların etrafında dönmektedir. 30-80 yaş arası kalp hastalarının kolesterol düşürücü ilaç almasına pek karşı çıkan yok.

Hasta olmayanların kolesterol hapı olmasının önemli ekonomik sonuçları da var. Devlet en büyük ilaç satın alıcısıdır ve kolesterol ağının büyütülmesinin faturasını o ödeyecektir. Açıklamanın bu boyutu ilaç şirketlerini mutlu edecektir.

Açıklama bir de kolesterol ilacıyla “...tedavi kararını ancak hastayı tanıyan ve sağlık durumunu bilen hekimlerimiz verebilirler” diyor.

Bu hükümetin pederşahi felsefesine uygundur ama modern tıbba ters düşmektedir. Hekimler hastaya (eğer kolesterolü yüksek kişiye hasta denebilirse) ilacın fayda ve zararlarını anlatmalı. Tavsiyede bulunmalı. Ama nihai kararı hasta ile beraber almalı hatta kararı ona bırakmalıdır. Çünkü: Kolesterolü yüksek olup da kalp ve damar hastası olmayanların sürekli kolesterol ilacı almaları ileride oluşabilecek hastalıkları önlemeyebilir. Bu konudaki bilimsel veriler kesin değildir. Tartışmalıdır.

Türkiye’de halkın sağlık konusunda aklının karışık olması normaldir. Çünkü bu karışıklığı yatıştıracak kuruluşlar yok. Ne bakanlık, ne tıp meslek dernekleri halka kolay, anlaşılabilir, tarafsız, sağlıklı bilgi vermiyor.

ABD’de ve Avrupa Birliği’nde sağlık konusunda aklınıza gelebilecek her konuda bilgi edinebileceğiniz güvenli kamu kuruluşları var. Bu tür bilgi kaynakları önemlidir çünkü herkes biraz kendi doktoru olmak zorundadır.

Bizde sağlıklı bilgi boşluğunu doldurmak kolay olmayacak çünkü kuruluşlarımızda halka bu tür bilgileri vermek için ne bir eğilim var ne de bilgi birikimi.

Ne de bu tür bilgilerin yayılmasından hoşlanmayan uluslararası ilaç şirketlerinin etkisine karşı direnç.

22 Aralık 2011 Perşembe

Hamilelere antidepresan skandalı

METİN MÜNİR

Geçenlerde televizyonda, çoğu psikiyatrist bir panelin antidepresan ilaç kullanımı konusundaki tartışmasını izledim.

Akıllara durgunluk veren birçok iddia duydum. Bunların arasında en korkuncu şuydu:
“Antidepresanlar hamilelikte en güvenilir ilaçlardan biridir.”

Bu, herhalde, antidepresanlarla ilgili söylenebilecek en yanlış şeylerden biridir.

Çünkü:
Hamilelikte alınan antidepresanların bebeklerde tehlikeli sağlık sorunları doğurabileceği tartışmasız bir gerçektir.

Önce, İngiliz Ulusal Klinik Mükemmeliyet Enstitüsü’nün (NICE) bu konuda söylediklerine kulak verelim. Konusunda dünyanın en saygın örgütlerinden biri olduğu için NICE’ı seçtim.

NICE, hamilelere, antidepresan kullanımının “riskleri konusunda birçok bilinmezin bulunduğunun” söylenmesini talep ediyor.

“Antidepresanların ne kadar emniyetli oldukları konusunun iyi anlaşılamamış olduğunun akılda tutulması gerektiğini” belirtiyor.

Hamilelikte antidepresan almanın bebeklerde sağlık sorunlarına yol açabileceğine uyarıyor. Bazı ilaçların bebeklerde beyin kanamasına neden olacak kadar zararlı olduğunu bildiriyor. Diğer risklerin de ne olabileceğini sıralıyor. (http://guidance.nice.org.uk/CG45/NICEGuidance/pdf/English)

Dünyanın iyi hastaneleri arasında kabul edilen Mayo Clinic, sitesinde “Gebelik sırasında antidepresan almak bebekte sağlık sorunları yaratabilir” uyarısında bulunuyor.

Teker teker antidepresan ilaçlarının adını veriyor ve bunların her birinin bebekte hangi hastalıklara yol açabileceğini listeliyor. Bebekte kalp bozukluğu dahil birçok ciddi araza yol açabilecek Paroxetine (Paxil) adlı ilacın gebelikte alınmamasını tavsiye ediyor. (http://www.mayoclinic.com/health/antidepressants/DN00007)

Uyarı bayrağını çekenlerden bir başkası Amerikan Gıda ve İlaç Ajansı FDA.

FDA’ye göre, hamileliğin üçüncü yarısının son bölümlerinde alınan bazı antidepresan ilaçlar yeni doğan çocuklarda “ciddi sağlık sorunlarına” yol açabilir. Bunlar arasında solunum, uyku ve beslenme problemleri, bir tür şeker hastalığı ve diğer komplikasyonlar var.

Bütün bunlar ağır depresyon hastası olan kadınların hamile olmaması veya hamilelik esnasında depresyon ilacı almaması gerektiği anlamına gelmiyor. Bu kadınların konuyu iyi bir doktorla konuşması gerektiği anlamına geliyor.

Antidepresan ilaçların verebileceği zarar eşit değildir. Bazılarının kesinlikle kullanılmaması gerekir.

Diğerleri, daha hafif olduğu için zorunlu hallerde, doktor gözetiminde kullanılabilir.

Hem NICE hem de Mayo Clinic’in verdiği bilgilerden çıkan sonuç budur.

“Antidepresan ilacı kullananların (yan etkiler konusunda) müsterih olması gerekir” tespiti bahsettiğim televizyon programında dillendirilen bir başka akıl almaz yanlıştır.

Depresyona karşı kullanılan ilaçlarının uzun vadeli etkilerinin ne olabileceği meçhuldür. Bu ilaçlarının hepsinin, ağır olabilecek yan etkileri vardır.

Antidepresan ilaç kullananlara, yan etkileri konusunda müsterih olun demek, idam mangasının önünde duran adama “müsterih ol, kurşun mideni bozmayacak” demeye benzer.

Bu kadar yanlış ve tehlikeli önerileri popüler bir televizyon programında yapabilecek akademisyenler olması büyük bir şanssızlıktır.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Psikiyatride hastalık tacirliği

METİN MÜNİR

Psikiyatrinin kutsal kitabı Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından hazırlanan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı’dır.

Kısa adı DSM olan bu kitap, hangi hallerin ruh ve akıl hastalığı olduğunu, nelere bakılarak teşhis edileceklerini yazar.

Türk psikiyatristleri kitabın Türkçe tercümesini kullanıyor.

Bu kitabın sorunu bilimden çok edebiyat olmasıdır.

Akıl ve ruh hastalıklarının neden meydana geldiği, neredeyse bir yüzyıldır yapılan binlerce bilimsel araştırmaya rağmen, kesinlikle bilinmemektedir.

“Hastalık denildiğinde herkesin aklına açık biyolojik temeli olan belirtiler yekunu gelir” diye yazıyor Amerikan Psikiyatrist Daniel Carlat “Unhinged” adlı yeni kitabında. “Psikiyatrik hastalıklarda durum benzer ama değişiktir. Belirtiler yekunu vardır ama açık bir biyolojik neden yoktur.”

Bu hastalıkları tespit edecek nörobiyolojik veya herhangi başka bir test de yoktur. Bu eksiklik tıbbın diğer dalları ile psikiyatri arasındaki en büyük farktır.

DSM Amerikan Psikiyatri Derneği’nin bu farkı ortadan kaldırma gayretidir. Ama bu başarısızdır çünkü bilime değil komite kararlarına dayanıyor.

Dernek değişik komiteler kurmakta, bunlar da neyin hastalık olduğunu, nasıl tanınacağını oylama yöntemi ile tespit etmektedir. Ve her toplandıklarında hastalık sayısını artırmaktadır.

DSM Bir 1952’de yayımlandığında ihtiva ettiği akıl bozukluğu sayısı 130 idi. DSM İki, 1968’de, (homoseksüelliği de içine alarak) sayıyı 182’ye çıkardı. Sayı 1980’de 265’e, 2000’de 365’e çıktı.

Bu işin o kadar da ciddi yapıldığını sanmayın. Carlat bu komitelerde çalışmış birine depresyon tanısı koymak için neden beş kriter tespit edilmiş olduğunu sormuş.

“Neden beş de dört değil? Veya altı?” Cevap: “Dört sanki yetersizmiş gibi geldi. Altı ise biraz fazla olacaktı.”

Geçtiğimiz 60 yılda başka hiçbir hastalık kategorisinde psikiyatrideki kadar artış olmadı. DSM’de neredeyse herkes için bir hastalık var.

Ama psikiyatrik hastalıklardaki bu artışın arkasında eşit derecede büyük bilimsel bir ilerleme yoktur.

“Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı bir durumu tanımlar. Ama bu tanım bir tasvirdir, nerdeyse hikâye tarzında edebiyattır, sağlam bilim değildir” diyor İngiliz doktor Des Spence (BMJ 2011;343:d7244)

Buna paralel en beter bir gelişme hastaların çevrelerinden ve hayat hikâyelerinden soyutlanarak neredeyse tamamen ilaçla tedavi edilir hale sokulmalarıdır. Var olmanın gerçekleri ilaçla tedavi hastalık yapıldı.

Bu değişimde ilaç endüstrinin ve psikiyatrinin bu endüstri ile sıkı fıkı ilişki içinde olmasının büyük rolü var. Bütün tıp dalları içinde psikiyatri ilaç endüstrisi ile en yakın ilişki içinde olanıdır.

DSM’leri hazırlayanların hemen hemen hepsi şu veya bu nam altında ilaç endüstrisinden büyük paralar alıyor.

Bu ilişkiler psikiyatriyi “hastalık tacirliği” ithamlarına maruz bırakıyor. Hastalık tacirliği ilaç pazarını büyütmek amacıyla hastalıkların tanımını genişletmek, ilaç tellallığı yapmaktır.

Yiğit Bulut’un geçen akşamki programında bir psikiyatristin, yüzünde tebessüm, “(antidepresan) kullananların müsterih olması gerekir” diyebilmesini belki bu tellallık çerçevesinde anlamak gerek.

15 Aralık 2011 Perşembe

Bakanlık kolesterolde hiperaktif (Hiperativitede yavaş)

METİN MÜNİR

Sağlık Bakanlığı çocuklara dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için verilen tartışmalı ilaçları görüşmek için bir alt komisyon kurdu.

Aradan üç aydan fazla zaman geçti. Hâlâ ortada bir karar yok.

Ama kolesterol düşürücü ilaçlar için kurduğu komisyon bir günde toplandı ve karar aldı.

Toplantı geçen pazartesi günü yapıldı. O gün akşam olduğunda eczacılık genel müdürü, cebinde hazırlanan açıklama, bakanı görmeye gidiyordu.

Birincideki yavaşlıkla ikincideki süratin nedenini, bence, rant ve lobicilikte aramak lazım.

Geçen sene 1,8 milyon kutuya yakın kolesterol ve trigliserid düzenleyici ilaç satıldı. Pazar büyüklüğü 300 milyon dolar civarında idi.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun tedavisindeki ilaç pazarı nispeten daha küçüktür: 2010’da 610 bin kutu, 18 milyon dolar.

Rakamları karşılaştırınca, uluslararası ilaç şirketlerinin ve destekledikleri yerli meslek kuruluşlarının hangi sahada daha fazla adale göstereceğini tahmin etmek zor değil.

Bakanlık ilaç konusu gündeme geldiğinde Bilim Kurulu’na başvuruyor. Bilim Kurulu’nun listesinde hemen hemen hepsi akademisyen 500 kişinin ismi var. Uzmanlık konusuna göre listeden isimler davet edilip komisyonlar kuruluyor.

Üyelerinin isimleri, kimin başkanlığında toplandıkları, eğer varsa toplantı kuralları, nelerin nasıl tartışıldığı, hatta aldığı kararlar kamuoyu için meçhul. Sağlık Bakanlığı sitesindeki arama motoruna “Bilim Kurulu” yazarsanız karşınıza hiçbir şey çıkmaz.

Bir amaca özel, geçici, toplantıları birkaç saat süren böyle ad hoc komitelerle sağlıklı karar almak zordur. Böyle kararları, malumun teyidinden başka bir şey olmaz.

Göreceksiniz, hem kolesterol hem de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ilaçları konusunda açıklanacak kararlar eğer açıklanırlarsa ilaç lobisinin istediği şekilde olacak.

Tıp ve ilaçta doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmek sanıldığından çok zordur. Doktorlar dâhil, birçok kişinin doğru kabul ettiği birçok şeyin bilimsel kanıtı zayıftır.

Gene dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ilaçlarına döneceğim.

“Çocuklarda psikiyatrik ilaçların uzun dönem etkisinin ne olduğuna dair bilgimiz kıttır. Titreme, kemik hasarı, üretkenlikte zaaf, obesite ve kalp krizi, diyabet ve felç riskinde artış anti psikotik ilaçların yan etkilerinden bazılarıdır. Kalbe zarar verebilir, gelişimi engelleyebilir. Depresyon ilaçları çocuklarda intihar riskini artırabilir. 
Peki bu ilaçlar işe yarıyor mu? Yaradığına dair elimizde bulunan kanıtlar kıttır ve çoğunlukla cesaret kırıcıdır. 
Birçok hasta, yıllardır psikiyatrik ilaçların daha çok zarar verdiğini, doktorların sandığından az etkinliğe sahip olduğunu savunuyor. Gitgide artan oranda bu hastaların haklı olduğu görülüyor. Eğer psikiyatri rasyonel olduğu iddiasını sürdürmek istiyorsa, çocuklar dâhil hastaları sadece ilaçla uyuşturmaktan vazgeçmeli, seslerine de kulak vermeye başlamalıdır.”

Yukarıdaki alıntı, kelimesi kelimesine, dünyanın etkin bilimsel tıp dergisi Lancet’tendir (Başyazı, Yıl 2008, Sayı 1194).
Sadece bu, Sağlık Bakanlığı’nın, uluslararası ilaç şirketlerinin ve tıp loncalarının açtığı patikalarda yürümekten vazgeçmesi için yeterli bir uyarıdır.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Hiperaktivite konusunda Sağlık Bakanlığı’ndan medet ummayın

METİN MÜNİR

Üç ay kadar önce çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu konusunda bir dizi yazı yazdım.(*)

İlaç konusunda en sağlıklı istatistiklere sahip olan IMS’in verileri, Türkiye’de bu durumlar için reçete edilen ilaçlarda büyük artışlar olduğunu gösteriyordu. En popüler üç ilacın satışı, son üç yılda yüzde 51 artmış, geçen sene 610 bin kutuyu geçmişti.

Büyük bir olasılıkla, bunun nedeni, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun artmış olması değildi. Teşhisin artmış olması, tedavi yöntemleri arasında ilacın ön sıraya çıkması idi. İlaçların ağır yan etkileri vardı ve uzun dönem kullanımda ne gibi sonuçlara yol açabileceği bilinmiyordu.

Bu yazılar üzerine Sağlık Bakanlığı Eczacılık Genel Müdürlüğü durumu incelemek üzere bir alt komisyon kuracağını açıkladı.

Bugün size “Bu komisyondan bir şey beklemeyin” demek istiyorum. Nedeni basit: Komisyonda sadece psikiyatristler var.

Hastalık olduğu bile tartışmalı olan dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için ilaçları reçete edenler psikiyatristlerdir. Bu ilaçların kullanımında son yıllarda meydana gelen rekor büyümeyi yaratan da psikiyatristlerdir. Bunun nedeni dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun beyindeki kimyevi dengesizliklerden kaynaklandığı, ilaçla tedavi edilebilir olduğu inancının Türk psikiyatri camiasında baskın olmasıdır.

Psikiyatristlerden kaynaklanan bir sorunun sadece psikiyatristlerden kurulu bir komisyon tarafından bertaraf edilemeyeceği açıktır.

Böyle bir komisyonun etkin olması için mensupları arasında eğitimci, sosyolog, pedagog, psikolog, ilaçsız tedavi uzmanları, ebeveyn temsilcilerinin de bulunması gerekir. Çünkü ancak birçok disiplinin bir araya gelmesiyle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna çare bulunabilir.

Bu yöntem Sağlık Bakanlığı’na göre değil. Bakanlık, ruh ve akıl hastalıkları ve bunların ilaçla tedavisi konusunda, uluslararası ilaç şirketlerinden ve psikiyatristlerden farklı düşünmüyor. Onlar gibi, bu hastalıkların, diğer hastalıklar gibi ilaçla tedavisine inanıyor. Şeker hastaları için insülin ne ise dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için Ritalin veya Concerta odur, diye düşünüyor.

Bu görüşün doğru olduğu tartışmalıdır.

Ruh ve akıl hastalıkları konusunda sayısız biyolojik ve genetik teori var. Bunların biyolojik kaynağını bulmak üzere sonsuz miktarda araştırma parası harcandı. Ama nerdeyse yüz yıldır bunu kanıtlayacak kesin bir bulgu elde edilemedi. Genlerin ruh ve akıl hastalıklarının meydana gelmesinde etkin olduğuna dair kanaat da yaygındır. Ama bu da kanıtlanmış değildir. Ünlü psikiyatrist Sir Michael Rutter’in sözleri ile genler “ne psikolojik özellikler ne de akıl hastalıkları konusunda” karar verici değildir.

Buna rağmen akıl hastalıklarının ilaçla tedavisi Türkiye dahil bütün dünyada standart bir hale geldi. Bu uluslararası ilaç şirketlerinin ve dünya psikiyatristlerini etkisi altında bulunduran Amerikan Psikiyatri Derneği’nin elbirliği ile ortak çıkarlarını korumak için medyana getirdiği bir pazarlama faaliyetinin sonucudur. Bilimin değil. Özellikle çocuklar konusunda sakıncalıdır. Çocuklara verilen ilaçların çoğu sadece yetişkinler için büyükler için yaratılmış ve büyükler üzerinde denemiştir.

Sağlık Bakanlığı çıkar gruplarının baskısıyla değil çağdaş düşüncelerin etkisiyle hareket etmelidir. Her konuda rant odaklı düşünmek, her şeyde ithalatçı olmak, her şeyi Batı’dan kopyalamak zorunda değiliz.

* Yazıların hepsi burada okunabilir:
http://dikkatsiz.blogspot.com/

28 Ekim 2011 Cuma

Utangaçlık nasıl hastalık haline geldi

METİN MÜNİR

Dünyada üçüncü en sık rastlanan ruh hastalığı veya bozukluğu nedir biliyor musunuz?

Utangaçlık.

Ama psikiyatride ‘utangaçlığın’ adı utangaçlık değildir. ‘Sosyal Anksiete Bozukluğu’dur.

Bazılarına göre bu bozukluk anksiete olarak tarif edilen bozuk ruh halleri arasında en yaygın olanıdır. Bazılarına göre anksieteler arasında en az tedavi edilenidir.

Bazılarına göre ise uydurmadır. Bir mizacı, kişilik özelliğini doğal kabul etmek yerine hastalık olarak damgalamaktır.

Utangaçlığın resmen bir hastalık olarak psikiyatriye giriş tarihi 1980’dir. Salgın haline gelmesi ise 1999’da, bir ilaç şirketinin reklam kampanyası ile başladı.

Çok uluslu ilaç şirketleri, devasa kârlarının büyük bir bölümünü pazar payı büyük, mahdut sayıda ilaçtan elde eder.

Şirketler piyasaya bu tür yeni ürün sürebilmek için sürekli uğraşı içindedirler. Ama blockbuster diye bilinen bu ilaçları keşfetmek kolay değildir.

Daha kolay olan yol, eldeki ilaçlar için yeni hastalıklar icat etmektir.

Bu ‘condition branding’ denilen bir yöntemle yapılır.

Büyük bir halkla ilişkiler kampanyasıyla, insanlar, önce, o güne kadar hayatın normal bir parçası sayılan bir durumun aslında hastalık olduğuna ikna edilir. Sonra reklam kampanyalarıyla hastalığı “tedavi” edecek ilaca sevk edilir.

1990’ların sonunda GlaxoSmithCline Paxil adlı ilacı için bunu yaptı.

Tabii ilaç utangaçlık için pazarlanacak olsa pek inandırıcı olmayacağı için Sosyal Anksiete Bozukluğu için çare olduğu söylendi.

Bir araştırmacıya göre şirketin halkla ilişkiler/ reklam kampanyasından önce Sosyal Anksiete Bozukluğu için medyada 50 civarında referans vardı. Kampanyadan sonra, referans sayısı milyonları aştı.

Aynı araştırmacıya göre, iki yıl geçmeden Paxil ABD’de satılan yedinci en kârlı ilaç oldu.

Bugün Sosyal Anksiete bozukluğundan sık sık “dünyada üçüncü en sık rastlanan ruh hastalığı” olarak bahsediliyor.*

Bu şekilde, biz dahil birçok kültürde iyi terbiye ve iffet alameti addedilen utangaçlık insanlığın yere ayak basmasından bu yana ihmal edilmiş bir bozukluk olarak hastalık fihristinde yerini aldı.

Ne olmuş oldu? Önce ilaç icat edildi, ardından hastalık.

Tabii Sosyal Anksiete Bozukluğu ABD’de kalmadı. Utangaçlık ilaçlarının piyasasını büyütmek için Türkiye dahil, dünyanın dört bir köşesine ihraç edildi: İthal hastalık, ithal ilaç, yerli doktor.

Aslında doktorların da ne kadar yerli olduğunu tartışabilirsiniz.

Psikiyatrinin Mekke’si ABD, peygamberi Amerikan Psikiyatri Derneği, kutsal kitabı da bu dernek tarafından yazılan Ruhsal Bozuklukların El Kitabı’dır. Bu kitap Türkçe dahil birçok dile çevrildi ve psikiyatristler tarafından tanı kitabı olarak kullanılıyor.

Hüzün, keder, yeis, yas ‘depresyon’ olur da dünyanın en yaygın “ruh hastalığı” haline gelirse, utangaçlık neden rahat bırakılsın?

İngilizce bilenler için:
Shyness: How Normal Behavior Became a Sickness (Utangaçlık: Normal Bir Davranış Nasıl Hastalık Haline Geldi) /Christopher Lane

5 Ekim 2011 Çarşamba

Hiperaktivite bozukluğu ilaçları yeni kaideye bağlanacak

METİN MÜNİR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için çocuklara ağır ilaçlar verilmesinin rekor boyutlara ulaştığı konusundaki yazılarım işe yaradı.

Sağlık Bakanlığı harekete geçiyor.

Sağlık Bakanlığı Eczacılık Genel Müdürü Saim Kerman dün beni arayıp psikolojik ilaçların ruhsatlandırılması ve kullanımı ile ilgili konuların yeniden ele alınacağını söyledi.

Kısa adı “Ana Komisyon” olan Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Danışma Komisyonu bugün (çarşamba) toplanacak ve genellikle psikiyatri ilaçlarının, özellikle çocuklara verilen ilaçların reçete edilme koşullarını gözden geçirmek üzere bir alt komisyon kuracak.

“Özellikle ilaçların çocuk dozu konusunda acaba hata ettik mi? Bu konuda uluslararası prospektüsleri yeniden gözden geçireceğiz” diye konuştu Kerman.

Kerman, komisyonda değişik görüşlerin temsil edilmesine itina göstereceğini söyledi.

Türkiye’de hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliğine psikiyatristlerin en sık yazdığı ilaçların satışında son üç yılda rekor bir artış meydana geldi.

En iyi satan ilaç olan Concerta satışları üç yıl öncesine kıyasla yüzde yüze yakın artarak 2010’da yaklaşık 250 bin kutu oldu. İkinci en çok satan ilaç olan Ritalin 225 bin kutu ile yüzde otuza yakın artış sağladı. Muhtemelen dünyada, bu ilaçların satışının, bu kadar kısa bir sürede, bu kadar hızlı arttığı bir başka ülke yoktur.

Oysa amfetamin benzeri bu ilaçların ağır yan etkileri var ve ne kadar tedavi edici oldukları tartışmalıdır.

ABD ve birçok Avrupa ülkesinde bu ilaçların altı yaş altı çocuklara verilmesi yasaktır. Bizde ise serbesttir ve anaokul çocuklarına bile verildiği biliniyor.

Türkiye’de de bu ilaçların belli bir yaşın altında kullanımı yasaklanmalıdır.

Ancak bu yeterli değildir. Bakanlık ayrıca, İngiltere’de olduğu gibi, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu konusunda çocuklara ilaç vermenin ilk değil son çare olduğuna işaret etmelidir. Bunun için de ebeveynleri psikiyatriste değil psikoloğa müracaat etmeye teşvik etmelidir.

Psikiyatrist psikoloji eğitimi de almış tıp doktorudur ve psikolojik bozukluklar için ilaç yazmak eğilimindedir.

Psikolog ise ilaç yazamaz. Kendine müracaat edenleri konuşma yöntemi ile iyileştirmeye çalışır.

Psikologlar, birçok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de psikiyatristlerin ve ilaç şirketlerinin baskısı ile kenara itildi. Oysa psikolojinin temel unsuru ilaç değil konuşmadır.

Umarım Sağlık Bakanlığı büyük bir yara olan bu konuya geniş açıdan bakar ve Türk halkının başındaki en büyük belalardan biri olan psikolojik hastalıklar ve ilaçlar konusunda reform yapar.

Kerman faydaları şüpheli başka ilaçların da mercek altına alınacağını söyledi.
“Kanser ilaçlarında benzer bir durum söz konusu” dedi. “Bazı kanser ilaçlarının zarar/yarar oranı bir anlam ifade etmiyor.”