Antidepresan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antidepresan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2020 Cumartesi

Yaygın antidepresan kullanımına yeni uyarı

Salgın hâlini alan ve birçok ciddi yan etkisi olan antidepresan kullanımını frenlemek amacıyla Amerikan Gıda ve İlaç Ajansı FDA ilaç kutularının üzerindeki uyarıları sertleştirme kararı aldı.

Sebep, benzodiazepin hammaddesi içeren Xanax, Diazem, Klonopin ve Ativan gibi eczaların kutularında yazılı olan uyarıların, bu ilaçları kullanmanın tehlikelerinin yeteri kadar altını çizmemesi.
 

Benzodiazepinler yaygın olarak depresyon, anksiyete, uykusuzluk, panik, nöbet gibi birçok ruhsal iyi olmama durumunda kullanılmaktadır. FDA açıklamasında özetle şunları söyledi: 

Bu ilaçların bağımlılık yaratmak, onlarsız hayatı sürdürememek ve suiistimal gibi ciddi tehlikeleri vardır. Bunların yeteri kadar bilinmemesi, bu ilaçların gereğinden sık reçete edilmesi ve kullanılması sonucunu vermektedir.

Risk bu ilaçların başka ilaçlar ve maddelerle kullanılması hâlinde daha da büyüktür. İlacın suiistimali veya yanlış kullanılması doz aşımına veya ölümlere neden olmaktadır - özellikle afyon içeren ağrı kesiciler, alkol ve yasal olmayan uyuşturucularla kullanıldıklarında bu oran artmaktadır.

Amerika’da uyuşturucu doz aşımı yaşayanların yüzde 30’unun kanında bu tür ilaçlar bulunmuş. Düzenli olarak birkaç gün ya da birkaç hafta kadar alındıklarında bile benzodiazepinler bağımlılık yaratır. İlaçları âniden kesmek veya dozunu azaltmak ölüm tehlikesine varan olumsuzluklara neden olabilir. 

Ciddi suiistimal riski, bağımlılık ve onlarsız yapamama durumu ve ilacı bırakmanın yarattığı ciddi tepkilere dikkat çekmek amacıyla FDA bütün benzodiazepin içeren ilaç kutularındaki uyarıların güncelleştirilmesine karar vermiştir. 

2 Eylül 2017 Cumartesi

Türk Psikiyatri Derneği: Önce zarar verme

(Bu yazı,ilki geçen Cumartesi başlayan yazı dizisinin dördüncüsüdür.)

Önce, birkaç hatırlatma:


Depresyon, dünyada en çok yanlış teşhis konan hastalıktır. Normal olan insanlık halleri dolayısıyla depresyon (çöküntü, aşırı mutsuzluk) yaşayanlara hasta teşhisi konmakta, ilaç reçete edilmektedir.

Antidepresanlar beyindeki kimyasal faaliyete müdahale ederek kalıcı olabilecek bozukluklara neden olabilir.

Antidepresanlar, bir defa alınmaya başlandıktan sonra, bırakılması en zor ilaçlar arasındadır.

Sayısız araştırmaya rağmen majör depresif bozukluk için tanı koydurucu olan herhangi bir laboratuvar bulgusu tespit edilmemiştir. Yani bu hastalığın beyindeki kimyasallarda meydana gelen dengesizlik sonucunda ortaya çıktığı, doğru değildir. Depresyon-zihin ilişkisi, bir muamma olmaya devam etmektedir.

Bu koşullar altında, Türk Psikiyatri Derneği’nin web sayfalarında bilimsel gerçeklere dayalı, açık, anlaşılabilir bilgiler vererek halka yol göstermesi beklenirdi. Ama maalesef sunum bu beklentileri karşılamıyor.

Türk Psikiyatri Derneği’nin her şeyden önce majör depresif bozuklukla, her insanın zaman zaman yaşadığı depresyonu, açık bir şekilde ayırt etmesi, ikinci kategorideki kişilerin normal, geçici bir şey yaşadığını belirtmesi gerekirdi.

Nitekim bu yönde bir gayret var. Dernek “Tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım” olur demektedir.

Ancak gerçek depresyonla “gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk halleri(nin)” belirtilerinin, semptomlarının aynı olduğunun altını çizmemektedir.

Kafa karıştırıcı, çelişkili bilgiler vermektedir.

Bunun dışında sitede doğru olmayan iddialar vardır.

Bir örnek:

Depresyon mutlaka psikiyatri hekimleri tarafından etkili biçimde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.”

Doğru olan, depresyonda en iyi sonucun psikolog ve psikiyatrın beraber çalışması durumunda alındığıdır. Nitekim sunumun başka bir yerinde psikoterapiden yani ruhsal bozuklukların ilaçla değil psikolojik yöntemlerle tedavi edilmesinden bahsederek çelişkiye düşülmektedir.

Gerçek; hiçbir ruh rahatsızlığı konusunda psikiyatrların tekeli olmadığıdır.

Bir ikinci doğru olmayan iddia: “... çalışmalar göstermektedir ki, depresyon hastalık düzeyinde bulunduğunda antidepresanlar çok başarılı sonuç vermektedirler.

Bu tespiti doğrulayacak bilimsel araştırma yoktur. Ayrıca “çok başarılı sonuç” nedir? Kastedilen, bu hapların hastalığı her zaman kalıcı olarak geçirdiği ise bunun doğru olmadığını en iyi bilenlerin psikiyatrlar olması gerekir.

Gerçek, antidepresanların “çok az başarılı” sonuç vermesidir.

Bir üçüncü yanlış iddia: “Antidepresan ilaçlar depresyon hastalığında başarıyla kullanılmakta ve yüzde 80’lere varan yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır.

Bu iddia kökünden yanlıştır. Böyle bir başarı oranı olsaydı depresyon vakaları azalacağına artmazdı.

Ve çok çok doğru ama uygulamada pek karşılaşılmayan bir tespit:

...Depresyon bir hastalık değil de, gündelik moral bozukluğu düzeyindeyse, antidepresanlar işe yaramamaktadır. Yani depresyon hastalığında mutlaka etkili bir tedavi yapmak gerekirken, sadece moral bozukluğu veya yaşadığı olaylara bağlı üzüntü veya mutsuzluk yaşayan bir kişi, hastaymış gibi tedavi edilmemelidir.

Neden ediliyor o zaman diye sormak istiyorum? Bu sorunun cevabı psikiyatrların çoğunluğunun kendi öğütlerini tutmayarak “sadece moral bozukluğu veya yaşadığı olaylara bağlı üzüntü veya mutsuzluk yaşayan kişi(lere) de hap reçete etmesidir.

Depresyon “hastası” sayısının çığ gibi büyümesi ve antidepresan satışlarında her yıl yeni rekorlar kırılmasının nedeni budur.

Psikiyatrların sitesindeki bir başka olumsuzluk, kaynak göstermeden verilen ürkütücü, doğruluğu tartışmalı istatistiklerdir.

Birçok eksiklik de var.

Bunların başında hamilelerin uyarılmaması geliyor. Antidepresanlar, yan etkileriyle birlikte, ana rahmindeki bebeğe, anne sütü ile yeni doğan yavruya geçer. Pfizer ilaç şirketine göre bunun sonuçlarından birkaçı bebeğin uygun şekilde beslenmemesi ve nefes alma güçlüğüdür.

Hamileler, ilaca devam edeceklerse uğrayabilecekleri potansiyel zararlar konusunda muhakkak doktorları ile konuşmalıdırlar.

Bir başka büyük eksiklik, antidepresan kullanımını bırakmak isteyenler için tavsiyelerde bulunmamasıdır.

***
Önce zarar verme

Tıbbın babası sayılan Hipokrat veya öğrencilerinden biri tarafından verilen bu 1400 yıllık öğüdü ilk defa İstanbul’daki Amerikan Hastanesi’nin ameliyathanelerinin birinin duvarında görmüştüm.


Önce Zarar Verme,” tıbbın birinci ahlak kuralıdır. Dünyanın her yerinde tıp öğrencilerine öğretilir. Doktorların tedaviye başlamadan önce uyması gereken ilk kuraldır.

Anlamı şudur: “Hastayı iyileştireceğim diye kötüleştirme. Faydadan çok zarar verme olasılığı varsa, müdahale etme, hiçbir şey yapma, daha iyi.

Psikiyatrların bu kural çerçevesinde halka verdikleri bilgiyi gözden geçirmeleri iyi olur.

31 Ağustos 2017 Perşembe

Depresyon nasıl çağımızın vebası oldu?

 (Bu yazı geçtiğimiz Cumartesi günü başlayan yazı dizisinin üçüncüsüdür)

Depresyon tanımı koymak için objektif, bilimsel kriterler yoktur.

Depresyonun röntgen, emar, termometre, tahlil gibi doktorların emrinde bulunan araçlarla tespit edilmesi de mümkün değildir.

Depresyon geçiren ile geçirmeyenin beyin kimyasallarında herhangi bir fark yoktur.

Psikiyatrinin bilimsel zaafı, teşhis koymanın tarif üzerine yapılmasına yol açtı.

Psikiyatride, hastalık kıstaslarına, tarifine uyan hastadır, uymayan değildir.

Bu kıstasları koyan, neyin ruhsal bozukluk olduğuna karar veren, Amerikan Psikiyatri Birliği’dir. Birliğe bağlı doktorlar komiteler meydana getirir ve tartışarak hastalık belirler veya uydurur.

Bunlar, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı adlı kitapta derlenir ve Türkiye dâhil birçok ülkede, psikiyatrik hastalıkların teşhisinde tek referans olarak kullanılır.

Kitaba göre, depresyon teşhisi konması için kişinin iki hafta boyunca aşağıdaki dokuz kriterden en az beşine sahip olması gerekir:

1. Depresif duygu durumu (yani aşırı keyifsizlik).
2. Etkinliklere karşı ilgide azalma veya bunlardan eskisi kadar zevk almıyor olma.
3. Kilo kaybetmek veya almak ya da iştahın artması veya azalması.
4. Uykusuzluk veya aşırı uyuma.
5. Düşünme, konuşma ve hareket etme sürecinin, hemen her gün, başkalarının da gözüne çarpacak kadar yavaşlaması.
6. Yorgunluk veya enerji kaybı.
7. Kendini değersiz hissetme, aşırı suçluluk duygusu hissetme.
8. Düşünme veya konsantre olma yeteneğinde azalma veya kararsızlık.
9. Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihara teşebbüs.

Sorun şu ki, bu belirtiler olağan insanlık hâlleri dolayısıyla mutsuz olanlarda, yani herhangi bir şekilde hasta olmayanlarda ve klinik depresyon geçirenlerde, yani gerçekten hasta olanlarda da aynıdır.

Olağan insanlık halleri dolayısıyla derin bir elem, keder veya üzüntü yaşayanlar da tıpatıp klinik depresyon geçirenlerle aynı belirtileri verirler.

Bir psikiyatr sadece bu listeye bakarak ruhsal bir bozukluğu olanla olmayanı ayırt edemez.

Nitekim çoğu zaman edememekte veya etmemekte, her iki durumda da ilaç yazmak için reçetesine uzanmaktadır.

Çağımızın belki de en büyük tıbbi aldatmacası olan bu harmanlama yüzünden tedaviye muhtaç olmayan milyonlarca insan hasta damgası yemekte, ilaca mahkûm edilmektedir.

Depresyonun Türkiye’de de dünya çapında da “salgına” dönüşmüş olmasının nedeni bu yanlıştır.

Psikiyatrinin insan olmanın sonucu olan üzüntü hâllerini hastalık kategorisine sokmasıdır.

Özetle: Üzgünseniz (onlar buna depresyon diyorlar) hastasınız.

Yeryüzünde depresyon kadar yanlış teşhis konulan ve yanlış tedavi edilen bir başka hastalık yoktur:

*
Yukarıda yazdıklarımı Amerikan Psikiyatri Birliği ve onun güdümünde olan Türk psikiyatrları ve her ikisini de yönlendiren ilaç şirketleri benden daha iyi biliyor.

Ama uygulamaya sokmak işlerine gelmez. İlaç şirketlerinin tek derdi, mümkün olduğu kadar çok ilaç satmaktır. Psikiyatrlar ise ne kadar çok hastaya bakarlarsa o kadar çok para kazanırlar.

Durumu daha da vahim yapan antidepresan ilaçların tedavi etme özelliğinin kısıtlı olması, yan etkilerinin çoğunlukla iyileştirici özelliklerinden çok daha baskın olmasıdır.

Antidepresanlar bozukluğu tedavi etmemekte, birçok halde yarattıkları yıkıcı yan etkilerle başlı başına ayrı bir hastalık meydana getirmektedirler.

*
Bu koşullar altında herkesin, her ailenin, biraz kendi doktoru olması gerekir.

Sorulması gereken soru şudur? Mutsuzluğumun nedeni, karşılaştığım olumsuzluklar, kayıplar, başarısızlıklar mıdır? Yoksa hiçbir neden olmadığı halde mi depresyondayım?

İkinci halde uzman yardımına ihtiyacınız vardır.

Birinci halde... İnsan olmaya yeniden hoş geldiniz.

Cumartesi: Türk Psikiyatri Derneği’ne göre depresyon nedir?

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Çatlak: Neden psikiyatri faydadan çok zarar veriyor

Psikiyatrik rahatsızlıklar ve bunları “tedavi” etmek için kullanılan ilaçlar, Amerika’nın dünyaya yaptığı en büyük ihracattır.

Ve aynı zamanda yaptığı en büyük kötülüklerden biri.

Nedenini az sonra yazacağım.

Önce psikiyatrinin tıptaki konumunu belirlemek istiyorum:

Psikiyatri; tıbbın en ilkel, bilimle bağlantısı en zayıf olan dalıdır.*

Psikiyatrinin; konusuna giren ruhsal bozuklukların nedenlerini kavrayışı iptidaidir. Daha açık bir anlatımla, bu rahatsızlıklara nelerin sebep olduğunu ve rahatsızlıkların kesin tedavisinin ne olduğunu bilmemektedir.

Bilmediği için de çoğu zaman bilimsel olmayan açıklamalara sığınmaktadır.

Bunların başında “kimyasal dengesizlik” savı gelir.

Eğer ruhsal bir şikâyetle bir psikiyatra giderseniz, büyük bir olasılıkla “beyninizdeki kimyasallarda bir dengesizlik meydana geldi,” diyecek, bu “dengesizliği tedavi etmek için” bir ilaç yazacaktır.

Ama, gerçekte ruhsal şikâyetlerin beyindeki şu veya bu kimyasal veya hormonun dengesini kaybetmesi, azalması veya çoğalması sonucunda meydana geldiğini kanıtlayan hiçbir bilimsel kanıt yoktur.

Bu konuda sayısız araştırma yapılmasına rağmen ruhsal rahatsızlıktan şikâyet eden hiç kimsenin beyninde, kimyasal veya başka bir dengesizlik bulunmamıştır.

Psikiyatr size, anlattığınız semptomlara göre bir “teşhis” koyacaktır.

Bunu yaparken de Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanmış bir el kitabına başvuracaktır. Bu kitabın adı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı’dır.

Amerika bu kitap aracılığıyla psikiyatrların kataloge ettiği psikiyatrik bozukluk hikâyesini birçok ülkeye ihraç etmekte, ilaç endüstrisine milyar dolarlık pazar sağlamaktadır.

Bu kitap, bir kelimesi dahi değiştirilmeden Hekimler Yayın Birliği tarafından Türkçeye de çevrildi ve Türk psikiyatri mesleğinin kutsal kitabı haline geldi. Bu hastalık emperyalizmi sayesinde Amerikalılar için “bozukluk” olan hâller otomatik olarak Türkler için de “bozukluk” oluverdi.

Aynı durum başka birçok ülke için de geçerlidir.

Kısa adı DSM olan bu kitap ruhsal hastalıklardan değil, bozukluklardan bahsediyor; çünkü Amerikan Psikiyatri Birliği iddia ettiği bozuklukların, birkaçı hariç, hastalık olmadığını pekâlâ biliyor.

Bu “bozukluklara” neyin veya nelerin sebep olduğu tamamıyla meçhuldür. Yani bunlar hastalık veya bozukluk mudur, yoksa özellikle depresyon vakalarının neredeyse tamamında olduğu gibi, normal insanlık hallerinin hastalık addedilmesi midir, konusu tartışmaya açıktır.

Mesela: İşten atıldığımda hissettiğim ruhsal çöküntü, hastalık veya “bozukluk” mu? Beni ilaç almak mı iyileştirir yoksa başka bir iş bulmak mı?

Ruhsal şikâyetlere neden olan mekanik, fiziksel ve biyokimyasal fonksiyonlardaki bozuklukların (eğer böyle bozukluklar varsa) ne oldukları bilinmiyor.

Nitekim DSM-IV “Majör Depresif Bozukluk için tanı koydurucu olan herhangi bir laboratuvar bulgusu henüz bulunamamıştır,” diyerek bunu itiraf etmektedir.

Bu itiraf, kitapta bulunan hemen hemen bütün bozuklar için geçerlidir.

(Otizm, şizofreni, “nedeni belli olmayan depresyon” gibi az sayıda hastalık bunların dışındadır.)

Buna rağmen Amerikalı psikiyatrların listelediği bozuklukların sayısı çığ gibi büyüyor. 1952’de 106 olan bozukluk sayısı, 2013’te DSM-V’in piyasaya sürülmesi ile 374’e çıktı.

Nasıl oluyor bu?

Cevap çok basit. Amerikan Psikiyatri Birliği, birkaç yılda bir komite toplayıp nörobiyolojik bir açıklama olup olmamasına bakmadan, hastalık uydurmaktadır. Evet, uydurmaktadır.

Amerikan Sağlık Bakanlığı’na bağlı Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü (NIMH)’nün değerlendirmesine göre bu tespitler bilimsel değildir, sübjektiftir.

Sübjektif “nesnelerin gerçeğine değil kişinin duygu, düşünce ve sezgilerine dayanan, kişiye göre ve kişisel olan,” anlamına gelmektedir.

Umursamadan, Amerikan Psikiyatri Birliği normal insanlık hallerinin tamamını, yavaş yavaş psikolojik bozukluk tanımına sokmaya devam ediyor.

Depresyon, yas, utangaçlık gibi normal insanlık halleri artık “ruhsal bozukluktur.”

Sevdiğiniz birinin ölümüne tuttuğunuz yas, üç haftadan uzun sürerse depresyonda olabilirsiniz ve depresyon tedavisi görmelisiniz, yani ilaca bağlanmalısınız.

Okuma Bozukluğu, Matematik Bozukluğu, Yazılı Anlatım Bozukluğu da tedavi gerektiren “ruhsal bozukluklardır.”

Bu “bozuklukları” düzeltmek için reçete edilen ilaçların etkinliği, bu bozuklukların varlığı kadar tartışmalıdır.

Bu ilaçlar, hemen hemen her halde, reçete edildikleri hastalıkları kalıcı olarak iyileştirmemektedir.

Tersine, uzun vade kullanılmaları halinde, çok olumsuz etkiler yapabileceklerine dair birçok araştırma vardır.

İlaçlar, beynin fonksiyonunu, bugün bile tam olarak bilinmeyen şekillerde değiştirmekte, akli aktivitenin bir parçası olan fiziksel ve duygusal fonksiyonları azaltmaktadır.

Ruhsal bozukluklardaki kitabî artış ve bu hastalıklarda kullanılan ilaçların salgın haline gelmesinin arkasındaki itici güç, ilaç endüstrisidir.

İlaç şirketleri bu ilaçlardan milyarlarca dolar kazanmakta, bu geliri artırmak için devasa miktarda paralar harcamaktadırlar.

Özellikle Amerika’da, birçok psikiyatrın cebine şu veya bu şekilde para koymakta, reklamlar ve yönlendirilmiş medya haberleriyle halkı, bürokrasiyi ve hükümetleri etkilemektedirler.

İlaç şirketlerinin reklam ve promosyon bütçeleri, araştırma bütçelerinden büyüktür.


* * *

* Psikiyatrinin bilimsel temelinin sakatlığı konusunda Milliyet’te çalışırken birçok yazı yazmıştım.

** Konuya yeniden dönmeme iki şey neden oldu: Birincisi, yeni okuduğum, daha önce yazdıklarımın doğruluğunu teyit eden ve o günden bu yana hiçbir şeyin değişmediğini anlatan bir kitaptır.

Kendini ve ailesini psikiyatrinin verebileceği zararlardan korumak isteyen herkese tavsiye ederim.

Maalesef Türkçesi olmayan bu kapsamlı kitabı umarım bir yayınevi çevirip bastırır.

İkincisi ve belki daha da etkili olan, aldığı haplardan dolayı “birisi boğazlasa” umurunda olmayacağını yazan bir gencin mektubudur. Uzunca olan mektubu, yazan gencin kimliğini, isteği üzerine gizlemek amacıyla kısalttım. Bu yazının altında okuyabilirsiniz

* * *

* Bu konuda daha önce yazdığım yazılar ve bunlara tepkileri şu sitede bulabilirsiniz: https://dikkatsiz.blogspot.com.cy

**James Davies/ Cracked Why Psychiatry is Doing More Harm Than Good /( Çatlak: ÇATLAK: Neden Psikiyatri Faydadan Çok Zarar Veriyor)

"GENÇ BİR İLAÇ KULLANICISININ HİKAYESİ: “AKLIMIN KIRINTILARINI TOPLUYORUM”

Yazının bu bölümünde yayınlanan mektup yazarının isteği üzerine silinmiştir.

4 Şubat 2012 Cumartesi

MEVLANA PROZAC ALIR MIYDI?

METİN MÜNİR

İnsanın yoldaşı, kahkaha değil gözyaşıdır. İnsana derinliğini veren yaşadığı hüzün, çektiği çiledir.

Her şey, içinde, yok olacağı anı barındırır. Kayıp veya kaybetme endişesi sürekli yoldaşımızdır. Bunun, bilerek veya bilmeyerek, herkes farkındadır.

Devamlı bir şeyler kaybederiz veya bir şeylerin kaybolduğuna şahit oluruz.

Hüzün bunlara verdiğimiz tepkidir ve insan olmanın bir sonucudur.

İnsan var olduğundan beri bilinen ve böyle anlaşılan bu durum son zamanlarda dünya çapında bir ruh hastalığı haline getirildi.

Hüzün isim değiştirerek “depresyon,” nitelik değiştirerek hastalık oldu.

Bu başkalaşım herhangi bir bilimsel buluşa değil arkasında muazzam para gücü olan bir pazarlama stratejisine dayanıyor.

Bu stratejinin iki ortağı var: Daha çok mal satmak isteyen ilaç şirketleri. Ve tıbbın en az bilimsel dalı olan, diğer dallar gibi ilaçla tedavi edebilen bir disiplin haline gelmek, ciddiye alınmak isteyen psikiyatri.

Psikiyatri, sadece depresyonu değil, insan olma durumunun doğal sonucu olan birçok hali hastalık sınıfına sokarak ilaç endüstrisine yardımcı oldu. İlaç endüstrisi de bu hastalıklara, tedavi etme yeteneği tartışmalı, ilaçlar uydurarak psikiyatriye. Bu çıkar buluşmasının sonucu yeryüzünün psikiyatrik ilaca boğulmasıdır.

Antidepresanlar dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de en çok satan ilaçlar arasına girdi. Hastalık olmayan bir durum müthiş ağır yan etkileri olan ilaçlarla “tedavi” ediliyor. Bu çağımızın en büyük aldatmacalarından biri, muska yazmaktan beter bir şarlatanlıktır. Hiç olmazsa muskanın yan etkisi yok.

Bir psikiyatristin normal insanlık hali olan hüzün için ilaç yazması bir cerrahın hasta olmayan bir uzvu sırf para kazanmak için ameliyat etmesinden farklı değildir.

Kişi için, normal hüzün durumlarında, hayatın günlük streslerine karşı antidepresan kullanmak tedavi değil hastalık aramaktır. Tırnağı kesmek yerine parmağı kesmek gibi bir akılsızlıktır.

Bu ilaçların büyük bir bölümünün parasını ödeyen Sosyal Güvenlik Kurumu için ise gerçek bir israftır.

“Ömrümün hulasası, üç sözden fazla değildir. Ham idim, piştim, yandım,” diyor büyük hayat ustası Mevlana.

Bu sözler insanın başlangıçta ham olduğunu “ateş üstündeki tencere gibi ıstırap duyup,” sayesinde olgunlaştığı bir süreçten geçmesi gerektiğini anlatıyor.

Mevlana, bugün yaşasaydı, Prozac milletinden olmazdı. Çünkü hüznün, neşe ve sevgi gibi, insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu, daha olgun bir insan olmak için yaşanması gerektiğini bilirdi.

Değişen bir şey yok. İnsanın doğası Mevlana’nın yaşadığı On Üçüncü Yüzyıl’dan bu yana değişmedi.

İnsanın kişiliğini zenginleştirmesi, gereksiz yere antidepresan alıp çok uluslu ilaç şirketlerini ve psikiyatristleri zenginleştirmesinden bin kat iyidir.

3 Şubat 2012 Cuma

ANTİDEPRESANLARIN CİNSEL HAYAT ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

METİN MÜNİR

Ülkemizde antidepresan ilaç kullanımı rekor bir hızla artıyor. Bunun en büyük nedeni depresyon hastası olmayanların, şu veya bu nedenle derin bir hüzün, yeis veya keder içinde olanların da antidepresan almalarıdır.

Bunun arkasında da son altmış yılda psikiyatriyi egemenliği altına almış olan yanlış bir anlayış var: Bu anlayışa göre ruh ve akıl hastalıkları beyin hastalıklarıdır ve bu hastalıkları ilaçla tedavi etmek mümkündür. Bu anlayış halka o kadar iyi satıldı ki Panadol nasıl baş ağrısını geçirirse antidepresanlar da depresyonu geçirir sanılıyor. Bu son derece yanlıştır.

Gerçek depresyonla insanlık hallerinin doğurduğu ruh çöküntüleri farklıdır. Her iki durumda da insan aynı şeyleri hisseder. Aşırı keyifsizdir, normalde zevk aldığı sosyal aktivitelerden kaçar, iştahını kaybeder, uyku sorunları yaşar, enerjisini kaybeder, kendini değersiz hisseder, düşünme ve hareket etmesi zayıflar, hatta ölüm düşünceleri düşünür.

Ama insanlık hallerinden gelen depresyon bir süre sonra kendiliğinden geçer. Klinik depresyon daha ağırdır, kolay kolay geçmez, kroniktir, tekerrür eder.

Normal insanlık hallerinin yarattığı depresyon dolayısıyla antidepresan almak, iyi iken hasta imiş gibi ilaç almaya benzer.

Bu halde insan tedavi değil hastalık satın alır. Aldığı, ilaç değil, ilacın yan etkileridir. Yan etkileri kurtulmak istediği hüzün durumundan daha ağır, etkileri daha kalıcı olabilir.

Antidepresyon ilaçlarının en sık görülen yan etkisi cinsel hayata sekte vurmaktır. Kadınları ve erkekleri eşit derecede etkiler. Değişik şekillerde ortaya çıkar. Seks yapma isteğini azaltır, seks sırasında hissizliğe ve donukluğa neden olur, orgazma ulaşılmasını zorlaştırır. Erkeklerde sertleşme sorunu ve boşalma zorluğuna sıkça rastlanır.

Beyindeki bir kimyasal olan serotonin üzerinde etki yapan antidepresanlar ilk çıktığında psikiyatristlerin bu etkiler konusunda pek fazla bilgisi yoktu.

Başlangıçta ilaçların yan etkileri konusundaki el kitapları, örneğin, Prozac’ın cinsel performans üzerindeki etkisinin yüzde ikinin biraz altında olduğunu yazıyordu. Daha sonra yapılan araştırmalar bu oranı yüzde ona çıkarttı.

Bu tahmin de olağanüstü yanlıştı. Araştırmalar serotonin üzerinde etkisi olmayan antidepresanlarda cinsel bozukluk oranının yüzde 20, Celexa ve Paxil gibi serotonin etkili antidepresanlarda yüzde 70’lere çıktığını gösterdi.

Bunun neden böyle olduğu bilinmiyor. Tahmin edilen, cinsel bozukluğa, ilaçların serotonin üzerindeki etkisinin neden olduğudur. Serotonin beyindeki kimyasallardan biridir.

Psikiyatristler bu sorunu yaşayanlara genellikle Viagra, Levitra ve Cialis gibi ilaçlar yazmaktadır. Ancak bu ilaçlar sertleşme sorunu halletmekte ama cinselliğin motoru sayılan libidoyu, yani cinsel iştahı, etkilememektedir.

Sorunu daha da karmaşık yapan antidepresanları bırakan bazı hastaların ereksiyon sorunu yaşamaya devam etmesidir.

Antidepresana kesinlikle doktor gözetiminde başlamak, kesinlikle doktor gözetiminde bırakmak gerekir.

2 Şubat 2012 Perşembe

ANTİDEPRESAN İNTİHAR İLİŞKİSİ

METİN MÜNİR

Antidepresanların en tehlikeli yan etkilerinden biri intihar düşüncelerine yol açmalarıdır.

Depresyonu kaldırıp insanı normal haline döndürmeyi amaçlayan bir ilacın intihar düşüncelerine yol açması bir çelişkidir. Bu nasıl olabilir, diye sorabilirsiniz. Bu sorunun cevabı bilinmiyor.

Antidepresanların intihara yol açabileceği, psikiyatri literatürüne 1990 da girdi.

Prozac’ın piyasaya çıkmasından kısa bir zaman sonra idi. Bu ilacı alan beşi kadın bir erkek depresyon ve şiddetli anksiete hastası altı kişi üzerinde bir araştırma yapıldı. Hastalardan bazıları Prozac’a başlamadan önce de zaman zaman intihar etmeyi akıllarından geçirmişlerdi. Araştırmaya göre, Prozac’a başladıktan sonra sürekli olarak intiharı düşünmeye başladılar.

Kamuoyundan gelen baskı üzerine, Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu FDA ilaç şirketleri tarafından yollanmış araştırmaları inceledi. Ve endişe verici bir bulguya ulaştı: Antidepresanlar intihar düşüncelerine neden oluyordu ama çocuklarda ve gençlerde.

FDA, 2002’de, ilaç etiketlerine, çocuklara ve gençlere yönelik, intihar uyarısı konmasına kara verdi. Bu uyarı 2007’de 24 yaşına kadar olan kişileri kapsayacak şekilde genişletildi.

Antidepresan-intihar ilişkisi ABD’de psikiyatristler arasında hararetli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor. Bazılarına göre antidepresan bağlantılı intihar olayları arttı. Bazılarına göre böyle bir sonuca varabilmek için yeterli veri yok ve toplanması yıllar alacak.

Antidepresanın yirmi dört yaş üzeri kişilerde de intihar riskini artırdığına dair iddialar da var ama bu konudaki veriler tartışmalıdır.

Amerikan psikiyatrist Peter Breggin antidepresan-intihar ilişkisini araştıranlardan biridir. Breggin serotonin etkili ilaçların “akatizi” adı verilen bir tedirginlik, ajitasyon, huzursuzluk, vesvese durumu yarattığını keşfetti. Bu durumu, yaşamış olan hastalar “derimin dışına fırlıyormuşum gibi bir his” olarak tarif ediyor.

Breggin’e göre antidepresan alanlar çoğu zaman bu durumda iken kendilerine ve başkalarına karşı saldırgan olup şiddet uyguluyorlar.

Profesör Irving Kirsch, Prozac alan bazı hastaların “akatizi” durumuna düştüklerini, Prozac’ı bıraktıktan sonra bu durumun geçtiğini yazıyor.

“Yaşları 25-47 arasında olan ve Prozac aldıktan sonra intihara teşebbüs eden üç hasta Prozac almaktan men edildi. Bir süre sonra ‘acaba ne olacak’ diye görmek için bu üç kişiye yeniden Prozac verildi. Üçü de şiddetli “akatizi” hissettiklerini ve yeniden intihar eğilimine girdiklerini söyledi. İlaç kesildiğinde ajitasyon durumu ile birlikte intihar eğilimi düşüşe geçti.”

Ülkemizde antidepresan ile intihar ve şiddet ilişkisi konusunda araştırma yoktur.

Antidepresana kesinlikle doktor gözetiminde başlamak, aynı şekilde kesinlikle doktor gözetiminde bırakmak gerekir.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Dikkat: Antidepresan öldürücü olabilir

METİN MÜNİR

Ülkemizde, reçeteli, reçetesiz, leblebi gibi antidepresan alınıyor. Bu çok sakıncalıdır. Antidepresan, muhakkak, doktor gözetiminde başlanmalı ve bırakılmalıdır. İlacı bırakmak hastaların yüzde yirmisinde “yoksunluk belirtileri” olarak adlandırılan bazı olumsuz hallerin belirmesine neden olur. Mideye kramp girmesi, ishal, bulantı, kusma, baş ağrısı, uyku bozukluğu, baş dönmesi, bulanık görme, uyuşma, elektrik çarpmış gibi olmak, kasların gayri ihtiyari oynaması, titreme, bu belirtilerden bazılarıdır.

Ayrıca, ilacı aniden kesmek depresyon ve anksiete duygularının depreşmesine neden olabilir. İlaç yoksunluğunun neden olduğu bu durumu hasta, yanlış olarak, depresyonun nüks ettiğine yorarak tekrar ilaca başlayabilir. Antidepresan bağımlığının bir çeşidinin nedeni budur. Özellikle çocuklar ve gençlerin, kesinlikle, gözetimsiz antidepresan ilaç almaması gerekir. Çünkü:

-Antidepresanların çocuklarda ve gençlerde intihar eğilimini artırdığına dair araştırmalar var. (Bu konuyu ayrıntılı olarak yarınki yazımda anlatacağım.)
-Antidepresanlar, bazı kişilerde, hem kendilerine hem de başkalarına yönelik şiddet eğilimini artırır.

Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu FDA 2006’da serotonin artırıcı başka ilaçlarla birlikte kullanılması halinde antidepresanların “serotonin sendromu” diye bilinen, öldürücü olabilecek bir bozukluğa yol açabileceğini açıkladı.

Serotonin beyindeki kimyasallardan biridir. Yeni nesil bazı antidepresanlar beyindeki serotonin düzeyini etkiliyor. Serotonin sendromunu meydana getiren vücutta aşırı serotonin birikmesidir. Birden fazla antidepresan alınması aşırı serotonine yol açan nedenlerden biridir.

Antidepresanların bazı başa tür ilaçlarla alınması da serotonin sendromuna neden olabilir. Öksürük bastırıcı ilaçlar, reçetesiz satılan baş ağrısı ilaçları, ağrı kesiciler, antibiyotikler, iştah bastırıcı ilaçlar ve bazı bitkisel ilaçların anti depresanlarla birlikte alındığında ölüme yol açtığı görülmüştür. Eczanelerde ve attarlarda satılan bitkisel antidepresan St John’s Wart veya Sarı kantaron antidepresanla alınmamalıdır. Antidepresanla beraber alındığında ölümcül olabilecek diğer şeyler LSD, ecstasy ve kokain gibi uyuşturuculardır. Bu aşırı tepki dışında antidepresanların hayat kalitesini olumsuz etkileyebilecek birçok yan etkisi vardır. Seks hayatına sekte vurması listenin başında gelir. (Bu konuyu cuma günkü yazımda anlatacağım.)

Psikiyatristler ve malını satmaktan başka pek bir şeyi umursamayan ilaç şirketleri antidepresanların olumlu etkilerini abartmak, yan etkilerini önemsiz göstermek eğilimindedir. Bu konuda ne Sağlık Bakanlığı ne de Türkiye Psikiyatri Derneği’nin internet sitelerinde bilgi vardır. Bu nedenle antidepresan alan veya almayı düşünenlerin yan etkiler konusunda kendilerini eğitmelerinde yarar var. En iyi başlangıç noktası ilaç kutularının içinde bulunan etiketler veya prospektüslerdir. Bu ve hafta içinde yazacağım diğer yazılarda kullandığım kaynakları merak edenler www.milliyet.com.tr’ye girip 25 Ocak Çarşamba günkü yazıma bakabilirler.

22 Aralık 2011 Perşembe

Hamilelere antidepresan skandalı

METİN MÜNİR

Geçenlerde televizyonda, çoğu psikiyatrist bir panelin antidepresan ilaç kullanımı konusundaki tartışmasını izledim.

Akıllara durgunluk veren birçok iddia duydum. Bunların arasında en korkuncu şuydu:
“Antidepresanlar hamilelikte en güvenilir ilaçlardan biridir.”

Bu, herhalde, antidepresanlarla ilgili söylenebilecek en yanlış şeylerden biridir.

Çünkü:
Hamilelikte alınan antidepresanların bebeklerde tehlikeli sağlık sorunları doğurabileceği tartışmasız bir gerçektir.

Önce, İngiliz Ulusal Klinik Mükemmeliyet Enstitüsü’nün (NICE) bu konuda söylediklerine kulak verelim. Konusunda dünyanın en saygın örgütlerinden biri olduğu için NICE’ı seçtim.

NICE, hamilelere, antidepresan kullanımının “riskleri konusunda birçok bilinmezin bulunduğunun” söylenmesini talep ediyor.

“Antidepresanların ne kadar emniyetli oldukları konusunun iyi anlaşılamamış olduğunun akılda tutulması gerektiğini” belirtiyor.

Hamilelikte antidepresan almanın bebeklerde sağlık sorunlarına yol açabileceğine uyarıyor. Bazı ilaçların bebeklerde beyin kanamasına neden olacak kadar zararlı olduğunu bildiriyor. Diğer risklerin de ne olabileceğini sıralıyor. (http://guidance.nice.org.uk/CG45/NICEGuidance/pdf/English)

Dünyanın iyi hastaneleri arasında kabul edilen Mayo Clinic, sitesinde “Gebelik sırasında antidepresan almak bebekte sağlık sorunları yaratabilir” uyarısında bulunuyor.

Teker teker antidepresan ilaçlarının adını veriyor ve bunların her birinin bebekte hangi hastalıklara yol açabileceğini listeliyor. Bebekte kalp bozukluğu dahil birçok ciddi araza yol açabilecek Paroxetine (Paxil) adlı ilacın gebelikte alınmamasını tavsiye ediyor. (http://www.mayoclinic.com/health/antidepressants/DN00007)

Uyarı bayrağını çekenlerden bir başkası Amerikan Gıda ve İlaç Ajansı FDA.

FDA’ye göre, hamileliğin üçüncü yarısının son bölümlerinde alınan bazı antidepresan ilaçlar yeni doğan çocuklarda “ciddi sağlık sorunlarına” yol açabilir. Bunlar arasında solunum, uyku ve beslenme problemleri, bir tür şeker hastalığı ve diğer komplikasyonlar var.

Bütün bunlar ağır depresyon hastası olan kadınların hamile olmaması veya hamilelik esnasında depresyon ilacı almaması gerektiği anlamına gelmiyor. Bu kadınların konuyu iyi bir doktorla konuşması gerektiği anlamına geliyor.

Antidepresan ilaçların verebileceği zarar eşit değildir. Bazılarının kesinlikle kullanılmaması gerekir.

Diğerleri, daha hafif olduğu için zorunlu hallerde, doktor gözetiminde kullanılabilir.

Hem NICE hem de Mayo Clinic’in verdiği bilgilerden çıkan sonuç budur.

“Antidepresan ilacı kullananların (yan etkiler konusunda) müsterih olması gerekir” tespiti bahsettiğim televizyon programında dillendirilen bir başka akıl almaz yanlıştır.

Depresyona karşı kullanılan ilaçlarının uzun vadeli etkilerinin ne olabileceği meçhuldür. Bu ilaçlarının hepsinin, ağır olabilecek yan etkileri vardır.

Antidepresan ilaç kullananlara, yan etkileri konusunda müsterih olun demek, idam mangasının önünde duran adama “müsterih ol, kurşun mideni bozmayacak” demeye benzer.

Bu kadar yanlış ve tehlikeli önerileri popüler bir televizyon programında yapabilecek akademisyenler olması büyük bir şanssızlıktır.

19 Ağustos 2011 Cuma

Türkiye antidepresanda rekora koşuyor

METİN MÜNİR

Son altı yıl içerisinde Türkiye’de antidepresan ilaç satışları yüzde yetmiş oranında arttı.

İlaç endüstrisinden aldığım verilere göre 2005-2010 yılları arasında satışlar 20 küsur milyon kutudan 34 milyon kutuya yükseldi.

Bu, aynı dönemde toplam ilaç satışlarında meydana gelen artışın iki mislidir.
Ne oluyor? Ülkede ruh hastalıkları salgını mı var?

Cevap, soruyu kime sorduğunuza bağlı.

İlaç endüstrisine göre, son yıllarda sağlık reformları daha çok insanın ilaç ve sağlık hizmetlerine ulaşmasını sağladı. Doktora gidemeyen veya ilaç alamayan ruh hastalarına yol açıldı. İlaç satışları bu nedenle arttı.

Bu pek inandırıcı bir açıklama değil.

Eğer ilaç kullananlar artıyorsa, iyileşenlerin de artması, dolayısıyla yıllar içinde ilaç kullanımının azalması gerekir. Ama tam tersi oluyor.

Artışın iki esas nedeni var. Birincisi endişe, depresyon ve benzer hastalıkların tanımının birçok ruh halini kapsayacak şekilde genişletilmesidir. İkincisi, sinir hastalıklarının tedavisinde en son düşünülecek şey olan ilacın ilk başvurulan çare haline gelmesidir.

Bunda ilaç firmalarının doktorlara sağladıkları teşviklerin büyük katkısı var.
Oysa salt hap ile tedavi çağdışı bir tedavi yöntemidir.

Son görüşlere göre, ilaç psikolojik hastalıkların tedavisinde yeterli değildir. Bazı düşüncelere göre hiç işe yaramıyor. Bazılarına göre ise düpedüz zararlıdır. Hastanın psikanalize tabi tutulması, yeni bir hayat perspektifi kazandırılması gerekir.

“Bunu yapmazsanız ilaç hiçbir işe yaramaz” diyor deneyimli bir psikiyatrist. “İlacı kestiğiniz anda hasta eski haline döner.”

İlaç vermek doktorun işine geliyor. “On dakikada teşhisini koyuyor, ‘al bakalım ilacı’ diyor. Ne kadar çok hasta bakarsa o kadar çok para kazanıyor. Ne kadar çok ilaç yazarsa ilaç şirketlerinden çıkarı da o kadar büyük oluyor.”

Doğru yol hastanın sorunu ile başa çıkması için aletler veren psikoterapidir. Psikoterapi hastanın sorununun nereden kaynaklandığını bulmak ve ona bu sorundan kurtulmasını öğretmek sanatıdır. “İlaç son duraktır” diyor konuştuğum bir psikolog.

Ama sigorta psikoterapiyi karşılamıyor. Birçok hasta para ödemek istemiyor veya ödeyecek durumu yok.

Genel olarak bilinenin ruh ve sinir hastalıklarının beyindeki kimyasal dengenin bozulmasının sonucu olduğudur. Bunun böyle olduğuna dair bilimsel kanıt yoktur.

Bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel araştırma ruh hastalıklarının beyin kimyasallarının bozulmasından kaynaklandığını kanıtlayamadı.

Dünya doktorları için neyin ruh ve sinir hastalığı olduğunu tayin eden Amerikan Psikiyatri Derneği’dir. Bu kuruluş her birkaç yılda bir kısaca DSM diye bilinen bir Akıl Bozukluğu Teşhis ve İstatistik El Kitabı yayınlar. Bu kitapta hastalıkların listesi ve nasıl teşhis edileceği yazar. “Hastalıkları” bilimsel verilere göre değil, belirtilere ve gözlemelere göre tespit edilir.

Her yeni baskıda yeni hastalıklar var. 1970’lerde 182 “ruh hastalığı” varken 2000’de bu sayı 365 oldu. Yakında yayımlanacak yeni baskıda birçok yeni hastalık olacağı da konuşuluyor. Okuduğuma göre utangaçlığın bir ruh hastalığı olarak sınıflandırılması düşünülüyor.

Türk doktorları bu listeyi tercüme ettirdi. Teşhis ve tedavilerini ona göre uyguluyor.

Yani, sadece ilaçları ithal etmiyoruz. Hastalıklar da dışarıdan geliyor.

Türkiye’de psikiyatri, büyük oranda, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin ve yabancı ilaç şirketlerinin dümen suyundadır.

Hastaları haptan, onları bu boyunduruktan kim kurtaracak?