13 Eylül 2017 Çarşamba

Bir psikiyatrdan mektup ve ona cevabım

26 Ağustos ile 2 Eylül tarihleri arasında bu sütunlarda depresyon ve psikiyatri konusunda dört yazım çıktı. Birkaç gün önce İzzet Çağrı Yazgan adlı bir tıp doktorundan bu konuda bir mektup aldım. O mektubu (Türkçe ve İngilizce hatalarını düzeltmeden) ve cevabımı yayınlıyorum.

Münir Bey,

Bir kitap okudunuz ilim sahibi oldunuz, benim 20 yılda elde ettiğim birikimimi çöp kutusuna attınız. Artık bundan sonra depresyon gurusu oldunuz. İnsanlara yardımcı olmak için yolunuz açık olsun. Bu yazdığınız palavralardan dolayı yaşamını yitiren bir depresyon hastası olursa günahı sizin boynunuza. DSMyi ve mantıcını anlamak sizin için kolay olamaz. Nasıl bir akciğer filmini yorumlayan radyoloji uzmanı normal ile anormali ayırıyor ve siz bunu yapamıyorsanız, psikiyatrist de aynı şekilde yıllar süren eğitimi ile sizin bu kadar kesin yargılar ile insanları etkilemeye çalıştığınız tanı koyma konusunda yetkinleşir. Depresyon konusunda daha çok kitap var okuyabileceğiniz. Haydi okumaya devam, belki bir şeyler öğrenirsiniz. Saygılar, İzzet Çağrı Yazgan, M.D Diplomats of American Board of Neurology and Psychiatry

*

Sayın Yazgan,

Amacım depresyon gurusu olmak değildi.

Sizin de belirttiğiniz gibi “insanlara yardımcı olmak,” idi.

Çünkü birçok psikiyatr, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin ve ilaç şirketlerinin ezberlettiği sözde hastalıklar ve sözde tedavilerle, hiçbir hastalığı olmayan kişilere depresyon hastası damgası vuruyor. Alışkanlık yapan, ağır yan etkileri olan ve bırakılması çok zor olan ilaçlar veriyor.

Bu, depresyonda olduğu gibi hemen hemen diğer bütün sözde ruhsal bozukluklarda da geçerlidir.

Yazdıklarımın “palavra” olduğunu iddia ediyorsunuz. Ama bir tek “palavra” örneği vermediniz. Çünkü veremezsiniz. Yazdıklarımın tamamı, sektörünüzde çok iyi bilinen bilimsel kitaplarda, hatta mesleğinizin kutsal kitabı olan Ruhsal Bozuklukların El Kitabı-DSM’dendir.

“DSM’yi ve mantığını anlamak sizin için kolay olmaz,” diyorsunuz. Aksine, çok kolay. 1952’de 106 olan psikolojik bozukluk sayısını, 2013’te masa başında 374’e çıkaran, homoseksüelliği bir ara hastalık olarak tanımlamış, normal insanlık hallerini hastalık haline getirmiş olan bir el kitabının amacını anlamak çok kolaydır: İlaç şirketlerinin ve psikiyatrların piyasasını genişletip onlara daha fazla para kazandırmak.

Aksi takdirde ölüye tutulan yas veya utangaçlık gibi insanlık halleri, “Okuma Bozukluğu,” “Matematik Bozukluğu,” “Yazılı Anlatım Bozukluğu,” “Bebeklerde Beslenme Bozukluğu,” gibi olağan çocukluk halleri, psikiyatrinin alanına giren hastalık sayılmazdı.

“Bir kitap okudunuz ilim sahibi oldunuz,” diyerek beni küçümseme gayretinizi ise acınası buluyorum.

Psikiyatri konusunda, sektörde sizden çok daha iyi bilinen ve çok daha bilimsel dürüstlüğe sahip olduğu kesin, birçok psikiyatrın kitabını okudum. Ama köşe yazısı bilimsel bir makale olmadığı için hepsini sıralama ihtiyacı duymadım.

Gayretiniz boşunadır, Sayın Yazgan.

Mesleğiniz olan psikiyatri; tıbbın en ilkel, bilimle bağlantısı en zayıf olan dalıdır.

Psikiyatrinin; konusuna giren ruhsal “bozuklukların” nedenlerinin ne olduğu konusundaki bilgisi ilkeldir. Yani, psikiyatri bu rahatsızlıklara nelerin sebep olduğunu ve rahatsızlıkların kesin tedavisinin ne olduğunu bilmemektedir.

Bilmediği için de çoğu zaman uydurmakta, bilimsel olmayan “kimyasal dengesizlik” palavrasına sığınmaktadır.

Ama, gerçekte ruhsal şikayetlerin beyindeki şu veya bu kimyasal veya hormonun dengesini kaybetmesi, azalması veya çoğalması sonucunda meydana geldiğini gösteren bilimsel kanıt yoktur.

Bu konuda sayısız araştırma yapılmasına rağmen ruhsal rahatsızlıktan şikayet eden hiç kimsenin beyninde, kimyasal veya başka bir dengesizlik bulunmamıştır.

Psikiyatri konusunda yazmak için psikiyatr veya doktor olmak gerekmez, Sayın Yazgan.

Siz gazeteci olmadığınız halde köşe yazım hakkında yorum yapabiliyorsanız (hatta hakaret ediyorsanız), yönetmen ya da aktör olmayanlar film eleştiriyorsa, araştırmacı gazeteci de araştırdığı herhangi bir konuda yazabilir.

Bana yönelttiğiniz nezaket fukarası eleştirilerle bir yere varamazsınız. Önce kendinizi eleştirin.

Bu kadar alıngan da olmayın. İlaç şirketlerinin reklama ve psikiyatr tavlamaya harcadığı milyar dolarların karşısında, bırakın biraz cılız da olsa, gerçeğin ve dürüstlüğün sesi de duyulsun.

Saygılarımla,

MM

2 Eylül 2017 Cumartesi

Türk Psikiyatri Derneği: Önce zarar verme

(Bu yazı,ilki geçen Cumartesi başlayan yazı dizisinin dördüncüsüdür.)

Önce, birkaç hatırlatma:

Depresyon, dünyada en çok yanlış teşhis konan hastalıktır. Normal olan insanlık halleri dolayısıyla depresyon (çöküntü, aşırı mutsuzluk) yaşayanlara hasta teşhisi konmakta, ilaç reçete edilmektedir.

Antidepresanlar beyindeki kimyasal faaliyete müdahale ederek kalıcı olabilecek bozukluklara neden olabilir.

Antidepresanlar, bir defa alınmaya başlandıktan sonra, bırakılması en zor ilaçlar arasındadır.

Sayısız araştırmaya rağmen majör depresif bozukluk için tanı koydurucu olan herhangi bir laboratuvar bulgusu tespit edilmemiştir. Yani bu hastalığın beyindeki kimyasallarda meydana gelen dengesizlik sonucunda ortaya çıktığı, doğru değildir. Depresyon-zihin ilişkisi, bir muamma olmaya devam etmektedir.

Bu koşullar altında, Türk Psikiyatri Derneği’nin web sayfalarında bilimsel gerçeklere dayalı, açık, anlaşılabilir bilgiler vererek halka yol göstermesi beklenirdi. Ama maalesef sunum bu beklentileri karşılamıyor.

Türk Psikiyatri Derneği’nin her şeyden önce majör depresif bozuklukla, her insanın zaman zaman yaşadığı depresyonu, açık bir şekilde ayırt etmesi, ikinci kategorideki kişilerin normal, geçici bir şey yaşadığını belirtmesi gerekirdi.

Nitekim bu yönde bir gayret var. Dernek “Tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım” olur demektedir.

Ancak gerçek depresyonla “gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk halleri(nin)” belirtilerinin, semptomlarının aynı olduğunun altını çizmemektedir.

Kafa karıştırıcı, çelişkili bilgiler vermektedir.

Bunun dışında sitede doğru olmayan iddialar vardır.

Bir örnek:

Depresyon mutlaka psikiyatri hekimleri tarafından etkili biçimde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.”

Doğru olan, depresyonda en iyi sonucun psikolog ve psikiyatrın beraber çalışması durumunda alındığıdır. Nitekim sunumun başka bir yerinde psikoterapiden yani ruhsal bozuklukların ilaçla değil psikolojik yöntemlerle tedavi edilmesinden bahsederek çelişkiye düşülmektedir.

Gerçek; hiçbir ruh rahatsızlığı konusunda psikiyatrların tekeli olmadığıdır.

Bir ikinci doğru olmayan iddia: “... çalışmalar göstermektedir ki, depresyon hastalık düzeyinde bulunduğunda antidepresanlar çok başarılı sonuç vermektedirler.

Bu tespiti doğrulayacak bilimsel araştırma yoktur. Ayrıca “çok başarılı sonuç” nedir? Kastedilen, bu hapların hastalığı her zaman kalıcı olarak geçirdiği ise bunun doğru olmadığını en iyi bilenlerin psikiyatrlar olması gerekir.

Gerçek, antidepresanların “çok az başarılı” sonuç vermesidir.

Bir üçüncü yanlış iddia: “Antidepresan ilaçlar depresyon hastalığında başarıyla kullanılmakta ve yüzde 80’lere varan yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır.

Bu iddia kökünden yanlıştır. Böyle bir başarı oranı olsaydı depresyon vakaları azalacağına artmazdı.

Ve çok çok doğru ama uygulamada pek karşılaşılmayan bir tespit:

...Depresyon bir hastalık değil de, gündelik moral bozukluğu düzeyindeyse, antidepresanlar işe yaramamaktadır. Yani depresyon hastalığında mutlaka etkili bir tedavi yapmak gerekirken, sadece moral bozukluğu veya yaşadığı olaylara bağlı üzüntü veya mutsuzluk yaşayan bir kişi, hastaymış gibi tedavi edilmemelidir.

Neden ediliyor o zaman diye sormak istiyorum? Bu sorunun cevabı psikiyatrların çoğunluğunun kendi öğütlerini tutmayarak “sadece moral bozukluğu veya yaşadığı olaylara bağlı üzüntü veya mutsuzluk yaşayan kişi(lere) de hap reçete etmesidir.

Depresyon “hastası” sayısının çığ gibi büyümesi ve antidepresan satışlarında her yıl yeni rekorlar kırılmasının nedeni budur.

Psikiyatrların sitesindeki bir başka olumsuzluk, kaynak göstermeden verilen ürkütücü, doğruluğu tartışmalı istatistiklerdir.

Birçok eksiklik de var.

Bunların başında hamilelerin uyarılmaması geliyor. Antidepresanlar, yan etkileriyle birlikte, ana rahmindeki bebeğe, anne sütü ile yeni doğan yavruya geçer. Pfizer ilaç şirketine göre bunun sonuçlarından birkaçı bebeğin uygun şekilde beslenmemesi ve nefes alma güçlüğüdür.

Hamileler, ilaca devam edeceklerse uğrayabilecekleri potansiyel zararlar konusunda muhakkak doktorları ile konuşmalıdırlar.

Bir başka büyük eksiklik, antidepresan kullanımını bırakmak isteyenler için tavsiyelerde bulunmamasıdır.

***
Önce zarar verme

Tıbbın babası sayılan Hipokrat veya öğrencilerinden biri tarafından verilen bu 1400 yıllık öğüdü ilk defa İstanbul’daki Amerikan Hastanesi’nin ameliyathanelerinin birinin duvarında görmüştüm.


Önce Zarar Verme,” tıbbın birinci ahlak kuralıdır. Dünyanın her yerinde tıp öğrencilerine öğretilir. Doktorların tedaviye başlamadan önce uyması gereken ilk kuraldır.

Anlamı şudur: “Hastayı iyileştireceğim diye kötüleştirme. Faydadan çok zarar verme olasılığı varsa, müdahale etme, hiçbir şey yapma, daha iyi.

Psikiyatrların bu kural çerçevesinde halka verdikleri bilgiyi gözden geçirmeleri iyi olur.